Evvel emirde bildiğimizi zannettiğimiz ama hakkında ikinci cümleyi kuramadığımız bazı mevzûlar vardır, bilinmez meşhurlar. Kasîde-i Bürde/ler de bu cümledendir kanâatimce; şâiri kimdir meselâ veya şâirleri mi demeli! Ayrıca her şiir biricik olduğu hâlde nasıl oluyor da bürde kasîdeleri diyebiliyoruz! Edebî tür adları söz konusu olduğunda çoğul kullanım sorun teşkil etmez, “mevlidler” diyebiliriz rahatlıkla. Çünkü biliyoruz ki Süleyman Çelebi’den (v. 1422) önce de sonra da Resûlullah efendimizin kutlu doğumunu anlatan nice revnaklı metinler mevcut elimizde. Bilcümle İslâmî edebiyatlarda olduğu gibi Türk edebiyatında da na‘tler, mevlidler, mi‘râciyeler, hilyeler vb. şeklinde sıralanan Hz. Peygamber konulu edebî türlerin bereketi zâten âşikâr. Kasîde-i Bürde ise bir edebî tür olmayıp bir şiirin özel adı; Fuzûlî Efendi’nin (v. 1556) “Su Kasîdesi” gibi. O hâlde bu şiiri çoğul kipiyle anmanın esbâbımûcibesi nedir?
Kasîde-i Bürde, daha doğru imlâ ile “Kasîdetü’l-bürde” denildiğinde iki ayrı şiir hatıra gelir. Bu şiirlerin ilki ve bir anlamda orijinali, Resûlullâh’ın devr-i saâdetlerine âit olup şâiri Ka‘b bin Züheyr (v. 645?)’dir. Kasîde-i Bürde olarak şöhret kazanan ikinci kasîde, bu ilk şiirden yaklaşık altı asır sonra Mısır’da İmam Bûsirî (v. 1296?) adıyla tanınan sûfî bir şâire âittir. Literatürdeki adı “el-Kevâkibü’d-dürriye fî medhi hayri’l-beriyye” olan bu ikinci kasîdenin de Kasîde-i Bürde olarak tanınması, ilk şiirin ortaya çıkış hikâyesi ile bağlantılıdır. Yoksa her iki kasîdenin Arabî olmak ve Hz. Peygamber hakkında söylenmiş bulunmaktan başka, meselâ tertip ve üslûp bakımından müşterekleri yok denilecek kadar azdır.
İlk şiire, yani asıl Kasîde-i Bürde’ye biraz yakından bakmaya çalışalım. Bürde, abâ ve ihrâm anlamında Arapça bir kelime olduğuna göre, “Kasîde-i Bürde” için “hırka kasîdesi” veya biraz daha yuvarlayarak “hırka şiiri” diyebiliriz. Ka‘b bin Züheyr, istîdâdını âileden tevârüs etmiş bir şâirdir. Bahse konu şiirin hikâyesi mâlum; müslümanları rencîde eden şiirleri sebebiyle Hz. Peygamber ve ashâbı, o sırada ısrarlı bir müşrik olan Ka‘b hakkında katil kararı vermiştir. Bu karardan haberi olan Ka‘b bin Züheyr çok da uzak olmayan günlerin birinde mutmain bir kalp ile huzûra çıkar, Allah ve Resûlü’ne îmân ettiğini beyân eder ve müsâade isteyip bir kasîde inşâd eder.
“Ayrılıp gitti Suâd, bugün kalbim çok üzgün; onun peşinde ben âzat kabul etmez köleyim.” (çeviri/ler: Mahmut Kaya) beytiyle başlayıp devam eden kasîde yaklaşık altmış beyittir. Kasîdenin otuz dokuzuncu beyte kadar olan kısmı bütünüyle devrin, daha açık ifâdeyle câhiliyye devrinin şiir anlayışı çerçevesinde; şarap, güzellik, gazel/ceylân tema ve imgeleriyle örülmüş bir aşk güzellemesidir. Meselâ ilk beyitteki Suâd, bir kadın adı olup Arap şiirinde sevgiliye alem olmuş isimlerdendir; bizdeki Aslı, Şirin, Leylâ gibi. Müteâkip beyitlerde Suâd’ın sûreti ve sîreti tasvir edilir. Ayrıntılı fizikî özellikleri yanında onun özellikle vefâsızlığı vurgulanır. Kasîdenin bu meyandaki yedici ve sekizinci beyitleri şöyledir: “Ne iyi sevgilidir Suâd, şâyet sözünde dursaydı veya öğüt dinleseydi. Fakat o öyle bir sevgilidir ki, âşığını üzmek, yalancılık, vefâsızlık ve döneklik onun kanına işlemiştir.” Görüldüğü üzere bu yönüyle Suâd’ın bizim dîvân şiirlerindeki sevgili tasvirlerinden farkı yoktur. Suâd’ın vefâsızlık gibi mâşuka has özelliklerini birbiri ardınca sıralamaya devam eden şâir, onu en son, târifi gayrıkābil bir peri olarak vasfetmektedir: “Hiçbir zaman Suâd’ın hâlleri birbirini tutmaz; gulyabânî gibi renkten renge, şekilden şekle girer.”
Suâd’a ne olursa olsun kavuşmak isteyen âşık/şâir bu defa, kendisini sevgiliye ulaştıracak cins bir deveyi tavsîf etmeye başlar. Kasîde-i Bürde’nin üçte birlik kısmına tekābül eden bu bölüm ki on dört ile otuz dördüncü beyitler arasıdır, sevgiliyle vuslatı mümkün kılacak o seçkin devenin ağzı, burnu, yüzü, başı, boynu, kuyruğu yani bilcümle fiziksel vasıfları ve soyundan gelen gücü kuvveti, çevikliği, dayanıklılığı gibi hayli teferruât içermektedir. Kasîdenin son kısmı ise şiire na‘t vasfı kazandıran asıl kısımdır. Otuz dokuzuncu beyitte Ka‘b tam bir teslimiyetle özür beyânı ve af talebinde bulunur: “Resûlullâh’ın beni cezalandıracağı haberini aldım. Ancak Resûlullâh’ın şânına yakışan aftır.” Kasîdenin akışı içerisinde daha sonra, “İşte ben kendi isteğimle geldim ve sağ elimle Resûlullâh’ın elini tutarak biat ettim ki; o âdildir, onun sözü sözdür.” beyti gelir. Böylece şâir hâlen ve kālen İslâm Peygamberi’ne bağlılık ve teslimiyetini beyân ve îlân etmiş olur.
Şiirin bundan sonraki beyitlerini Hz. Ka‘b, yüzyıllar boyunca Hz. Peygamber vasfında söylenen ve na‘t-ı şerîf özel terkîbiyle anılan şiirlere ilhâm verecek teşbih unsurları ile bezemiştir. Bu temsil ve teşbihler; önce ayrıntılı bir “arslan” istâresi, akabinde “yalın kılınç” benzetmesi üzerinden devam eder. Şiirin özellikle, “Şüphesiz ki Peygamber, Allah’ın aydınlatmak üzere çekilmiş yalın kılıcıdır.” meâlinde vârid olan elli birinci beyti, hem Hz. Peygamber’in hem de mecliste bulunan ashâb-ı kirâmın takdîrini kazanır. İşte bu kasîdeyi “Kasîde-i Bürde” yapan ayrıcalık da bu beytin terennümünden sonradır. Rivâyete göre tam da bu beyitten sonra Resûlullâh, o anda üzerinde bulunan hırka-i saâdetini çıkararak Ka‘b bin Züheyr’in omuzlarına bırakır.
Şiirin huzûrda okunması, beğenilmesi ve şâirinin bürde-i saâdet ile tebcîl edilmesi bu kasîdeyi emsâli arasında ayrı bir mertebeye yükseltmiştir. Zuhûr ettiği andan günümüze kadar dâimâ teveccüh gören Kasîde-i Bürde, zamanla bir merâsim unsuru olmuş, meselâ ilim meclislerinin açılışları bu kasîde ile yapılagelmiştir. Sayısız tercümesi ve şerhi olan Kasîde-i Bürde etrâfında müstakil bir edebiyat vücut bulmuştur. Aslında bu kasîde Hz. Peygamber vasfında söylenen ne ilk ne de en mükemmel şiirdir. Fakat belli ki şiirlerin de bir kaderi vardır ve bu kasîde mârifetiyle Hz. Peygamber’i edebiyatın, özelde şiirin cârî olan form ve muhtevâ imkânlarıyla an/lat/mak yolu açılmıştır. Müslüman milletlerin edebiyatlarında, hâssaten Türk edebiyatında asırlar üzerinden taşıp gelen na‘t-ı şerîf bereketi, şüphesiz Kasîde-i Bürde’nin gördüğü bu iltifât ile de irtibatlıdır. Bürdeye yani hırkaya gelince, mânen na‘t söyleme yolunu açtığı gibi maddî varlığıyla da bugün Topkapı Sarayı’nda İstanbul’u hem güzelleştirmekte hem biiznillah muhâfaza etmektedir.
Kasîde-i Bürde unvânıyla şöhret bulan ikinci şiir, 13. milâdî asırda Mısır’da yaşamış bir sûfî şâirin, Muhammed bin Saîd el-Bûsîrî’nindir. İlki gibi Arapça olan bu kasîde de Hz. Peygamber vasfında kaleme alınmış bir na‘t örneğidir. Esâsen şâir kasîdeyi el-Kevâkibü’d-dürriye fî medhi hayri’l-beriyye adıyla tanzîm etmiştir. Ayrıca kafiye harfi “mîm” olduğu için el-Kasîdetü’l-mîmiyye olarak da bilinir. Şiirlerinde Peygamber sevgisini hayli derinlikli şekilde işleyen İmâm Bûsîrî’nin bu şiirle birlikte on dört na‘t-ı şerîfi vardır. Fakat diğer şiirleri de na‘tları da Kasîde-i Bürde kadar çok okunup tanınmamıştır.
Bûsîrî’nin kasîdesi, ilkine nispetle hayli hacimli olup yaklaşık yüz altmış beyitten müteşekkildir. Kasîde tertîbini bilenler hatırlayacaktır, beyitlerin sıralanması belli bir kademe planı düzenine göredir. Bûsîrî de klasik tertîbe uymakla birlikte şiirini âdetâ muhtasar bir siyer gibi tasarlamıştır. Bu yönüyle, yani bütünüyle İslâmî unsurlarla örülü olması bakımından Ka‘b bin Züheyr’in şiirinden ayrı bir yerde durmaktadır. Kasîde kendi içerisinde on bölüme ayrılır. Şâirin kendi nefsinden şikâyet ettiği on üç ilâ yirmisekizinci beyitler dışında kalan kısımlar, sevgiliye hasretin terennüm edildiği nesîb bölümü de dâhil olmak üzere kasîdenin tamâmı Hz. Peygamber’i anlatmaktadır. Şiiri özetlemek gibi imkânsız ve tatsız bir teşebbüste bulunmak münâsip düşmez elbette. Fakat kasîdede Hz. Peygamber’in seçkin vasıflarının sıralanması yanında meselâ velâdet-i Nebî, mûcizât-ı Nebî ve hâssaten mi‘râc bahsi, meselâ gazavât-ı Nebî konularının incelikle işlendiğini söylemek, muhtevâ hakkında bir fikir verecektir. Kasîdenin sonunda, na‘t usûlüne uygun olarak şâir şefâat niyâzında bulunur ve latîf bir salât u selâm ile şiiri ikmâl eder.
Bu ikinci Kasîde-i Bürde müslümanlar nezdinde henüz şâiri hayattayken yüksek bir hüsn-i kabûle mazhar olmuş, o alâka günümüze kadar devam etmiştir. Manzum ve mensur çevirileri, nazîreleri, her beytine üçer, dörder, beşer mısrâ eklenmek sûretiyle oluşturulan tahmîs, tesdîs ve tesbî‘leri, zeyilleri ve şerhleri ile Kasîde-i Bürde, başlı başına bir edebiyat vak‘asıdır.
Kasîde-i Bürde’nin bu derece şöhret bulmasına vesîle olan bir de hikâyesi vardır. Rivâyet odur ki İmâm Bûsîrî âhir ömründe nüzul illetine mâruz kalır. Bu hastalıktan muztarip olarak duâ ve niyâzda bulunarak uyuduğu bir gece, rüyâsına Hz. Peygamber teşrîf eder. Peygamber Efendimiz şâirden yazdığı na‘tı okumasını ister. Bûsîrî, pek çok na‘t kaleme aldığını, hangisini okumasının emir buyurulduğunu sorar. Hz. Peygamber şiirin; “E-min tezekküri cîrânin… (Ey gönül, Selemlileri anmaktan mı gözünden kanlı yaş akıtıyorsun!)” şeklinde başlayan ilk beytini seslendirerek tercîhini bildirmiş olur. Bunun üzerine şâir bu uzun kasîdeyi sonuna kadar okur. Kasîdenin inşâdı sona erince Hz. Peygamber memnûniyet izhârı olarak hırkasını şâirin üzerine örter ve mübârek eliyle şâirin felçli kısmını mesheder. Büyük bir halecanla uyanan İmâm Busîrî, uyandığında hastalığından şifâ bulmuştur. Farklı unsurlarla bezenen bu menkıbeye göre şâir o sabah namaza yürüyerek gider ve yolda karşılaştığı bir derviş veya şeyh, ondan rüyâda okuduğu kasîdeyi okumasını ister, ilâ âhirihî.
Kasîde etrafında oluşan bu menkıbe zaman içerisinde başka ayrıntılarla zenginleşerek dilden dile aktarılmış, böylece şiir, emsâli arasında üstün bir mevkî kazanmıştır. İşte rüyâda tahakkuk eden bu fevkalâde hâl sebebiyle bu kasîde de Ka‘b bin Züheyr’in şiiri gibi Kasîde-i Bürde ismiyle anılır olmuştur. Her iki şiiri birbirine bağlayan özellik, ilkinin gerçekte diğerinin misâl âleminde Hz. Peygamber’in hırka-i saâdetiyle ödüllendirilmiş olmalarıdır. Bu rivâyetin muhtelif versiyonları mevcuttur ve her biri şifâ motifi barındırmaktadır. Bu gerekçeyle Kasîde-i Bürde Osmanlı kültüründe, hastalıktan kurtulma anlamında Kasîde-i Bür’e ve Kasîde-i Bür’iyye isimleriyle de anılmıştır. Böylece hem orijinal Kasîde-i Bürde’den ayrı bir na‘t olduğu vurgulanmış, hem şiirin şifâ meziyetine dikkat çekilmiştir. Fakat yine de gerek telaffuz kolaylığı gerekse hırka-i saâdet irtibâtı yönüyle Kasîde-i Bürde isimlendirmesi daha yaygın ve kalıcı olmuştur.
Kasîde-i Bürde’nin okunması, istinsâh edilerek çoğaltılması, ezberlenmesi gibi hususların her birisi için incelikli usûller geliştirilmiş olup şiir etrâfında âdetâ bir merâsimler silsilesi teşekkül etmiştir. Meselâ, son dönemdeki önemli şârihlerden biri olan Âbidin Paşa (v. 1906) şiirin okunması için, “kalben ve bedenen tahâret ve nezâhat şartı” gerektiğini kaydetmiştir. Bütün bu rağbet ve ihtimâm zaman içinde Kasîde-i Bürde’yi tâbir câizse bir tür kudsiyet hâlesiyle çevrelemiştir. Kasîde bir taraftan bu kadar îtibâr görürken diğer yandan özellikle bir iki beyti, Hz. Peygamber’i övmek konusunda aşırılık iddiâsıyla eleştirilmiş; fakat bu tenkitler, üzerinde durmayı gerektirecek kadar taraftar bulamamıştır.
Dinî edebiyat târihimizde birden fazla Kasîde-i Bürde olması, esâsen her vakit bir başka hırka şiirinin zuhûr edebileceği ihtimâlini de hatıra getirmektedir. Bu yaklaşımı bir adım daha ileri götürecek olursak; bereketli na‘t-ı şerîf vâdisinde hikâyesine vâkıf olmadığımız kim bilir başka ne hırka şiirleri mevcuttur diyebiliriz.

