Tasavvufun erken döneminde Cüneyd-i Bağdâdî gibi talebeler yetiştirmiş, çok sayıda eser kaleme almış bir sufi olarak Hâris el-Muhâsibî (ö. 243/857), kendi zamanında toplumda görülen mal biriktirme ve zenginleşme olgusu yanında tasavvuf çevrelerinde yaygın olan katı zühd anlayışlarını sorgulayarak itidalli bir çizginin savunuculuğunu üstlenmiştir. Bu sorgulama bir taraftan fıkıh ve kelam geleneğinin din anlayışına yönelmişken, diğer taraftan sufiler arasında döneminin en temel meselelerinden biri olan kesb ve tevekkül ilişkisi etrafında şekillenir. Kul, rızkını Allah’a havale ederken çalışıp kazanmaktan ne ölçüde sorumludur; dünya malına sahip olmak mânevi hayat için gerçekten bir tehdit midir? Bu gibi sorulardan hareketle Muhâsibî, helal rızık, kazanç ve kesbin terki gibi meseleler üzerindeki görüşlerini özellikle iki eserinde, el-Vesâyâ ve Kitâbü’l-Mekâsib’de ele alır. Bu iki metin arasındaki temel fark ise, aynı meselenin karşıt kutuplarının eleştirisine hasredilmesinde yatar. Daha ileri yaşlarında kaleme aldığı Mekâsib’de Muhâsibî’nin eleştirisi, kesbi yani rızık peşinde koşmayı tamamen terk edenlere yöneliktir. Ancak genç yaşlarında kaleme aldığı Vesâyâ’da, mal biriktirmeyi meşru göstermeye çalışanlar tenkit edilir.
Muhâsibî’yi önce Mekâsib eseriyle tanımış biri için Vesâyâ ile karşılaşmak ilginçtir zira Vesâyâ’da oldukça sert ve keskin bir dille karşılaşırız. Nitekim gençlik yıllarında Muhâsibî’nin daha katı bir zühd ve fakr anlayışını benimsediği aktarılır. Bu tavrın en çarpıcı örneklerinden biri, Muhâsibî’nin Vesâyâ’da naklettiği Ebû Zer el-Gıfârî ve Abdurrahman b. Avf ile ilgili rivayette karşımıza çıkar. Buna göre Abdurrahman b. Avf vefat ettiğinde bazı sahabiler, geride bıraktığı büyük servet sebebiyle onun akıbeti hakkında endişelerini dile getirmişlerdi. Bunu duyan Kâ’b el-Ahbâr, Abdurrahman b. Avf’ın malını helal yoldan kazanıp yine helal yoldan infak ettiğini hatırlatarak bu endişenin yersiz olduğunu söyler. Muhâsibî’nin aktardığına göre bu sözleri duyunca Ebû Zer son derece öfkelenir, eline bir deve kemiği alarak Kâ’b’ın peşine düşer; Kâ’b ise korkuya kapılarak Hz. Osman’ın evine sığınır. Ebû Zer, Hz. Osman’ın evine kadar gelir, Kâ’b da onu görünce Hz. Osman’ın arkasına gizlenir.
Muhâsibî’nin naklettiğine göre Ebû Zer, Kâ’b’a sert bir üslupla çıkışarak, Abdurrahman b. Avf’ın bıraktığı servette bir sakınca görmeyen bu tavrını ağır biçimde eleştirir ve bizzat Hz. Peygamber’den işittiğini söylediği bir sözü delil olarak öne sürer: Uhud’a doğru yürüdükleri bir sırada Resulullah kendisine, dünya malı biriktirmeye çalışanların ahirette azıksız kalacağını, biriktirdiğini bolca infak edenlerin bunun dışında tutulacağını, fakat böylelerinin de pek az olduğunu söylemiştir. Yine aynı rivayete göre Hz. Peygamber, Uhud Dağı kadar altını olsa dahi bunu Allah yolunda harcamayı ve öldüğü gün ardında iki kırat bile bırakmamayı arzu ettiğini belirtmiştir. Ebû Zer, Kâ’b’a hiddetle, Abdurrahman b. Avf’ın servetinin kendisine bir zararı olmadığını söyleyenlerin sözlerinin yalan olduğunu söyler. Muhâsibî Ebu Zer’in bu ithamıyla neyi kastettiğini ise başka bir rivayetle açıklar.
Buna göre bir gün Abdurrahman b. Avf’a Yemen’den kalabalık bir kervan gelmiş ve bu durum Medine’de büyük bir gürültüye yol açmıştı. Hz. Âişe bu sesin sebebini sorduğunda kendisine Abdurrahman’ın kervanının geldiği söylenmiş, o da bunun üzerine “Allah ve Resulü doğru söyledi!” demişti. Bu sözler Abdurrahman’a ulaşınca ne kastettiğini sormuş, Hz. Âişe de Resulullah’tan işittiği bir sözü nakletmişti. O sözünde Hz. Peygamber, muhacirlerin ve fakir Müslümanların koşarak cennete girdiklerini, buna karşılık zenginlerden hiç kimsenin, sürünerek dahi olsa onlarla birlikte cennete giremediğini bildirmişti. Bunu duyan Abdurrahman, kervandaki bütün develeri ve malları Allah yolunda sadaka olarak vermiş, kervanı getiren köleleri azat etmiş ve bunu, fakirlerle birlikte cennete koşarak girebilme ümidiyle yaptığını söylemiştir.

Muhâsibî’nin aktardığı en dikkat çekici kısım ise Hz. Peygamber’in Abdurrahman b. Avf’a, ümmetin zenginleri arasında cennete ilk girecek kişi olacağını, fakat oraya ancak sürünerek girebileceğini söylemesidir. Muhâsibî bu rivayetin ardından muhatabını uyarır; zira bizzat Hz. Peygamber’in cennet müjdesiyle bilinen Abdurrahman b. Avf dahi malını infak etmiş olmasına rağmen kıyamet gününde, cennete muhacirlerin fakirleriyle yürüyerek girmekten mahrum kalacaktır. Muhâsibî, sahabenin en faziletlilerinden biri bu durumdaysa, dünya fitnesine dalmış sıradan kimselerin halinin ne olacağını sorarak pasajını bitirir. Bu gibi örnekler üzerinden mal biriktirme konusunda şer’î delil toplama peşine düşüp büyük sahabilerin zenginliğini gerekçe gösterenleri şiddetle kınar. Bu şekilde helal yoldan mal biriktirmenin hayırlı olduğuna yönelik iddiaların Hz. Peygamber’e ve Allah’a açık bir iftira olduğunu söyler. Ona göre Abdurrahman b. Avf bile tıpkı hadîs-i şerifte bildirildiği gibi kıyamet günü geldiğinde, “keşke dünyadayken bir lokmadan fazlasına sahip olmasaydım” diyecektir.
Muhâsibî’nin burada sadece haram kazancı değil, helal yoldan kazanılıp harcanmış bile olsa zenginleşmeyi cennete girmek için bir engel olarak resmettiği görülmektedir. Buna mukabil Mekâsib’de bambaşka bir vurguyla karşılaşırız. Muhâsibî bu kez bol rızık peşinde koşanların tersine, tevekkül maksadıyla rızık için çalışmayı bırakanları eleştirir, vera ehli olduktan sonra mal sahibi olmanın mübahlığı üzerinde durur. Bu eleştirisini desteklemek için ticaretle geçinen Hz. Peygamber’in ve sahabenin büyüklerinin örnekliğine başvurur. Onların çalışarak geçimini sağladığını, bununla birlikte onlardan daha kamil tevekkül ehli bulunmadığını vurgular. Vesâyâ’da sahabenin durumunu kendine ruhsat kabul edenleri eleştirip bir tür azimet vurgusu yapan Muhâsibî, burada ise kesbi terk etmeyi adeta bir azimet sayan kimseleri Kur’an ve sünnete muhalefet etmekle eleştirir ve gerçek vera sahipleri için mal sahibi olmakta bir sakınca bulunmadığına işaret eder.
Çağdaş yorumcular bu iki farklı tutumu Muhâsibî’nin gençlik ve olgunluk çağlarında zühd anlayışındaki değişime bağlar; buna göre genç bir zahid iken dünyaya karşı geliştirdiği idealist, uzlaşmaz ve keskin tavrın yansıması olarak malı büyük bir tehlike sayan Muhâsibî, daha sonra malın kendisini değil kalpteki mal sevgisini asıl büyük tehlike olarak görmeye başlamıştır. Nitekim Serrâc’ın Ebu Hamza’dan aktardığı rivayetten anlaşıldığı kadarıyla Muhâsibî ileri yaşlarında hali vakti yerinde bir sufidir. Bununla birlikte iki tutum arasındaki çelişikmiş gibi görünen unsurların, zühd anlayışındaki değişimden ziyade bütünüyle bu eleştirilerin hedefindeki kişi ve bağlamlarla sınırlı olduğu da düşünülebilir. Zira o, mesela kemal derecesine ulaşmış vera ehlinin -zaruri haller hariç- çalışmayı terk etmesini de mümkün görmektedir.
Öyleyse bu eserler bağlamında kesbin başlı başına fazilet kabul edilmesiyle mal biriktirmeye yönelik itirazın, ayrı değerlendirilmesi gereken iki mesele olduğu söylenebilir. Bu durumda Vesâyâ’dan Mekâsib’e uzanan süreci Muhâsibî’nin ifrat ve tefrit saydığı iki tutuma karşı geliştirdiği bir itidal arayışı olarak okumak daha anlamlı olacaktır. Bir yanda ruhsatlara sarılma eğilimini eleştiren, diğer yanda aşırı bulduğu zühd uygulamalarına karşı çıkan Muhâsibî’nin, tevekkül ve zenginleşme meselesinde helal rızık peşine düşmeyi bir sorumluluk, ona kalben esir düşmemeyi ise esas gaye olarak gördüğü anlaşılmaktadır.
