Kudüs’ün Dirilişi: Kanuni Dönemi İmar Faaliyetleri ve Na’îmî’nin Şiirindeki Yansımaları
Kudüs, insanlık tarihi boyunca siyasi, kültürel ve dini açıdan eşsiz bir konuma sahip olmuştur. İslam’ın ilk kıblesi ve üç semavi dinin de kutsal mekanı olan bu şehir, farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan çok katmanlı bir yapıdır. 1517 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine girmesiyle birlikte, Kudüs yeni bir döneme adım atmış, özellikle de Kanuni Sultan Süleyman’ın 46 yıllık saltanatı sırasında büyük bir imar ve ihya sürecine tanıklık etmiştir. Kanuni’nin Kudüs’e yaklaşımı, sadece askeri bir fethin veya stratejik bir yönetimin ötesinde, derin manevi ve kültürel bir misyonu barındırmaktadır. Bu misyonun en güçlü edebi yansımalarından biri ise, dönemin şairlerinden Na’îmî mahlasını kullanan Çeşmecizâde Ni’metullah Çelebi’nin Fezâ’il-i Kuds adlı manzum eseridir. Bu eser, bir hükümdarın icraatlarını, şehrin binlerce yıllık tarihi ve mitolojik birikimiyle iç içe geçirerek, Kudüs’ün dirilişini benzersiz bir sanat eseri aracılığıyla anlatır.
Kanuni Sultan Süleyman’ın kişiliği, Kudüs’e olan bu özel bakış açısının temelini oluşturur. Batı’da “Muhteşem Süleyman” olarak anılan hükümdar, Doğu’da “Kanuni” lakabıyla tanınır. Bu lakap, onun adalete ve hukuka olan sarsılmaz bağlılığını simgeler. Tarihte adaletiyle bilinen Hz. Süleyman ile olan isim benzerliği, Kanuni’nin kendisi için kurduğu kimlik inşasında önemli bir rol oynamıştır. Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirlerde bu özdeşleşme sık sık görülür. Ünlü bir beytinde, “Mülk-i dünya kimseye kalmaz, sonu berbâd olur / Ey Muhibbî şöyle farzet kim Süleyman olmuşuz” diyerek, bu dünyanın ve mülkün geçiciliğini hatırlatır. Bu satırlar, Kanuni’nin dünyevi gücün ötesinde, kalıcı manevi eserler bırakma arzusunun bir ifadesidir. Na’îmî, eserinde Hz. Davud’un Kudüs’teki mabedi inşa etme arzusunu, bu görevin Hz. Süleyman’a devredilmesi hikayesiyle birleştirerek, Kanuni’ye ince bir gönderme yapar. Böylece Kanuni’nin Kudüs’te gerçekleştirdiği imar faaliyetleri, sadece bir hükümdarın icraatı değil, aynı zamanda peygamberlerin mirasına sahip çıkmanın bir gereği olarak sunulur.
Na’îmî’nin Fezâ’il-i Kuds adlı eseri, Kanuni döneminde Kudüs’te gerçekleştirilen imar faaliyetlerini üç ana başlık altında ele alır: şehrin savunmasını güçlendiren surların inşası, su sıkıntısını çözen su temini faaliyetleri ve kutsal mekanların onarımı. Bu projelerin her biri, sadece fiziksel bir dönüşümü değil, aynı zamanda manevi bir yenilenmeyi de simgeler.
Kanuni’nin ilk emri, şehrin güvenliğini sağlamak için surların onarımı ve yeniden inşasıdır. Na’îmî, bu görevi üstlenen Halep’ten bir muhasebecinin sufilere özgü bir süratle Kudüs’e geldiğini ve surların temelinin atılışını anlatır. Rivayete göre, temel atma törenine katılan Mağrip ve Kudüs Dağı’ndan iki ermişin duaları, bu faaliyete kutsal bir boyut katmıştır. Bu menkıbevi anlatım, bölgenin kültürel hafızasında yer eden ve Kanuni’nin iki kardeşe surları yaptırdığına dair efsaneyle paralellik gösterir. Her iki hikaye de, Kudüs surlarının inşasını sadece bir mühendislik harikası değil, aynı zamanda ilahi bir iradenin ve halkın ortak çabasının bir sonucu olarak sunar. Na’îmî, eserde yeni surlara eklenen altı kapıdan dördünün adını ve yönlerini detaylandırır: Bâb-ı Amûd, Bâb-ı Halîlü’r-Rahmân, Bâb-ı Dâvûd ve Bâb-ı Meryem. Bu kapıların stratejik önemi ve surlarla çevrili Sahyûn, Sâhire ve Mâmille dağlarının tarihi hikayeleri, şehrin çok katmanlı yapısını gözler önüne serer.
Kudüs’ün en önemli sorunu olan su sıkıntısı, Kanuni’nin imar faaliyetlerinin ikinci ve belki de en önemli ayağını oluşturur. Eserde, bir kişinin Kanuni’ye durumu arz ederken onu “Halil-i Zaman” (Zamanın Halil’i, yani Hz. İbrahim’e atıf) olarak nitelemesi, bu projenin manevi önemini pekiştirir. Kanuni, suyun önemini Kur’an’daki “Biz her canlı şeyi sudan yarattık” ayetiyle vurgular. Bu sözlerle, su temini fiziksel bir ihtiyaç olmanın ötesinde, Kudüs’e yeniden hayat veren kutsal bir misyona dönüşür. Na’îmî, Anadolulu ve Şamlı ustaların uzun süren emeklerini, dağların oyulmasını ve boru hatlarının döşenmesini detaylı bir şekilde anlatır. Su Beytüllahim’e ulaştığında halkın “suda bize de bir göz hakkı yok mudur?” şeklindeki talebi, suyun sadece fiziksel bir kaynak değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal bir hak olarak görüldüğünü gösterir. Sonunda su, Kudüs’e ulaşarak kutsal Harem’e akmış ve şehirde Çeşme-i Bâb-ı Huttâ, Çeşme-i Bâb-ı Silsile, Çeşme-i Hammâmü’l-‘Ayn ve Çeşme-i Bâbü’n-Nâzır gibi dört yeni çeşme inşa edilmiştir.
İmar faaliyetlerinin son ve en kutsal bölümü ise Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’nın onarımıdır. Na’îmî, bu yapıların harap durumunu, yağmur sularının kubbelerden sızarak cami içini balıkların yaşayabileceği bir ortama çevirdiğini dramatik bir dille anlatır. Kanuni, bu duruma derhal müdahale ederek binaların Kâbe gibi onarılmasını emreder. Tadilat süreci büyük bir ustalıkla yürütülür. Yıpranmış ahşap yüzeyler için Bakraz Dağı’ndan keresteler getirilmiş, kubbelerin kurşunları yenilenmiştir. Eksik kurşunların, harem alanındaki “eski kurşun toprağı”ndan elde edilmesi ise menkıbevi bir çözüm olarak sunulur. Kanuni’nin kuyumculuk sanatındaki mahareti de onarımda kendini gösterir; altın alemler ve yeni renkli camlar, yapıların estetik değerini artırır. Son olarak, Sahratullah’ta her gün yüz cüz Kur’an okuması için yüz kari tayin edilmesi, Kudüs’ün manevi kalbinin yeniden atmasını simgeler.
Fezâ’il-i Kuds, sadece Kanuni’nin imar faaliyetlerinin bir kataloğu değildir. Eser, metinlerarasılık unsurlarını kullanarak Kudüs’ü evrensel bir anlatı ağına yerleştirir. Şehrin kurucusu olarak anılan Hz. Nuh’un oğlu Sam’ın dağda inzivaya çekildikten sonra halkın isteğiyle şehri inşa etmeye dönmesi hikayesi, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig‘indeki Odgurmuş karakteriyle benzerlik taşır. Bu motif, Türk-İslam edebiyatında manevi liderliğin toplumsal rehberlik rolünü vurgulayan ortak bir temadır. Bir başka evrensel tema ise “hayvan tarafından emzirilen kurucu” mitidir. Roma’nın kurucusu Romulus ve Remus’un dişi kurt tarafından emzirilmesi efsanesi ve Göktürklerin köken mitolojisi, Na’îmî’nin Buhtunnasr’ın doğum hikayesindeki dişi köpek motifiyle ortak bir kökene işaret eder. Bu anlatılar, farklı kültürlerin ortak mitolojik miraslarını paylaştığını gösterir.
Eserdeki en çarpıcı metinlerarası göndermelerden biri de Kubbetü’s-Sahra’nın tasvirinde görülür. Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan döneminde inşa edilen bu kutsal yapı, altın kaplamaları ve üç yüz görevlisiyle, eski Mezopotamya’daki “gökte olanın yerde bir karşılığı vardır” inancını yansıtır. Na’îmî’nin anlatımındaki üç yüz hizmetkar, Sümer-Akad krallıklarındaki Igigi tanrılarına ve Yahudi geleneğindeki meleklere benzetilerek, Kudüs’ün çok katmanlı inanç sistemleri arasındaki diyalogun bir sembolü haline gelir.
Sonuç olarak, Na’îmî’nin Fezâ’il-i Kuds adlı eseri, sadece tarihi bir anlatıdan ibaret değildir. O, bir hükümdarın icraatlarını binlerce yıllık tarihi ve mitolojik birikimle harmanlayarak, Kudüs’ün ruhunu yeniden inşa etmenin manzum bir ifadesidir. Eser, edebi metinlerin tarih, kültür ve mitoloji araştırmalarında nasıl birincil kaynak olarak kullanılabileceğini gösteren değerli bir örnektir. Kudüs gibi kutsal bir şehrin derinlikli tarihini anlamak için, bu tür edebi ve kültürel metinlerin sunduğu çok boyutlu perspektiften faydalanmak kaçınılmazdır.
