Sosyal Bilimler literatüründe modernlik, dindarlık ve sekülerleşme arasındaki ilişki sosyoloji, sosyal psikoloji ve ilahiyat gibi alanlarda çeşitli açılardan ele alınmıştır. Klasik sekülerleşme yaklaşımları, modernleşmeyle birlikte dinin toplumsal yaşamdaki etkisinin büyük ölçüde azalacağı yönünde açıklamalar yapmaktadır. Nitekim doğal afetler, salgınlar, kıtlık ve ekonomik risklerle yüz yüze yaşayan geleneksel toplumlar, yüksek düzeyde bir varoluşsal güvensizlik hissederler. Din bu bağlamda, belirsizlikleri azaltan ve stresi yönetmeyi kolaylaştıran varoluşsal bir sığınak kaynağıdır. Bu denklemde kişilerin varoluşsal güvenlik duygusunun artması, toplumda refah düzeyinin arttığını; böylece bireylerin dini kural ve normlara duyduğu ihtiyacın azalarak sekülerleşmenin baş göstereceğini varsayar.
Teorik ve ampirik çalışmalarla da desteklenen bu yaygın görüş, dini kurumların etki alanını kaybetmesiyle dindarlığın da bireysel düzeye indirgeneceğini ve zamanla görünmez olacağını iddia etmektedir. Bu yaklaşımın dayandığı temel, dini kurumlara ilginin ve dini uygulamalara katılımın azalmasının, çoğunlukla sekülerleşmenin temel göstergelerinden biri olarak değerlendirilmesidir. Ancak “Dindarlık azaldı mı?” sorusundan önce “Dindarlığın hangi biçimi arttı ve hangi biçimi geri çekildi?” sorusunun sorulması, Türkiye’deki sekülerleşme sürecini doğru okumada önemli bir eşik olmaktadır.
Klasik sekülerleşme kuramlarına göre dindarlık, bireyin dini kurumlarla, ibadet mekanlarıyla, törensel ve bireysel ritüellerle kurduğu ilişki üzerinden okunmaktadır. Sekülerleşmeyi yeniden düşünmede, dini kurumlara bağlılığın güçlenmesi yahut zayıflaması ile dindarlığın yaşanması, birbirinden kesin olarak ayrıştırılması gerekmektedir. Kurumsal dindarlık gözlemlenebilirken yaşamsal dindarlık, dini duygu ve anlamın, bireyin kararlarını, kişilerarası ilişkilerini, yaşam tercihlerini ve dünya tasavvurunu nasıl şekillendirdiğini açıklamaktadır. Bu iki dindarlık biçimi aynı yönde ve aynı oranda değişmeyebilir. Görünürde dindarlığın arttığı bir toplumsal yapıda, din ile gündelik hayat arasındaki mesafe genişleyebilmektedir. Bu bağlamda sekülerleşmenin, dinin günlük yaşamdan ayrıştırılarak kurumsal ve biçimsel bir alana indirgenmesiyle de ortaya çıkabileceği yadsınamaz bir gerçek olarak durmaktadır. Dini kurallara bağlılığın artmasıyla dinin gündelik yaşamla iç içe oluşu gerileyebilir, bireyler dini yaşantıyı farkında olmaksızın dini kurumlar içerisine hapsedebilir ve böylece sekülerleşme, kurumsal dindarlık içerisinde güçlü bir şekilde kendisini üretebilir.
Klasik sekülerleşme paradigmasının varsayımlarını tersinden okumak açısından Protestanlığın ortaya çıkışı, temel bir referans noktası sunmaktadır. Orta Çağ Katolisizmi dünya hayatı ve günlük yaşamı değersiz görerek kutsallığı, manastır yaşamının ve hiyerarşik kilise bürokrasisinin surları arasına hapsetmiştir. Martin Luther ve Jean Calvin önderliğindeki Protestan Reformasyonu ise dini ortadan kaldırmak yerine, Katolik Kilisesi’nin kilise ve manastır merkezli dindarlık anlayışını dönüştürmüş, dünyevi meşguliyetleri de dindarlığın bir parçası haline getirmiştir. Protestanlık, kilise merkezli Katolik dindarlığın, yaşamın içerisine yayılarak biçim değiştirmiş halidir de denebilir.
Batı Hristiyanlığının kilise merkezli yaşanan bu dindarlık modeli, İslam toplumlarında cami merkezli bir karşılık üzerinden kurulmaktadır. Dolayısıyla mevcut sekülerleşme teorileri de benzer bir öykünmenin ürünü olmaktadır. Dindarlığın kilise, manastır veya ruhban sınıfı gibi kurumsal yapıların dışına çıkması sekülerleşme olarak açıklandığında, cami ve kutsal mekanları ziyaret gibi göstergelerin azalması da aynı şekilde sekülerleşme olarak yorumlanır. Oysa batı medeniyetinin dini tecrübesi ile İslami kültürde dindarlığın yaşanması arasında temelde önemli bir fark vardır.
İslam tarihinde ruhban sınıfı veya dinsel hakikati tekelinde tutan hiyerarşik bir kilise teşkilatı bulunmamaktadır. Ne var ki İslam’da dini tecrübe etmek, yalnızca cami ile sınırlı değildir. İman ile amel ayrılmaz bir bütündür ve salih amel ahlaktan ticarete, aile ilişkilerinden hukuka kadar yaşamın farklı alanlarında tecrübe edilmektedir. Dindarlık camiyle sınırlı tutulmamış, tam da yaşamın içerisine yerleşmiştir. Nitekim kadim inanışta çalışmak da ibadettir, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışmak gereklidir.
Türk toplumunun sekülerleşme süreci, toplu ibadet ve törenlere katılmama veya dini uygulamalardaki azalma üzerinden okunmamalıdır. Nitekim camiye gitme oranının azalmasının, sekülerleşme göstergesi olarak ele alındığı bağlamda, Türk kadınlarının ekserisi seküler kabul edilecektir. Öte yandan dini yaşantıyı cami ibadetine hapsetmiş bir kişi, yaşamı içerisinde dinin etki alanı dar olmasına rağmen, yalnızca ibadetlerini yerine getirdiği gerekçesiyle dindarlık düzeyi yüksek kabul edilecektir. Oysa burada sekülerleşme, kurumsal dindarlık içerisinde kendisini yeniden üretmektedir. İbadetlerini aksatmayan bir kişi, camiye gitmeyene göre daha seküler bir yaşantı sürüyor da olabilir. Nitekim İslam’da dindarlık, son derece “seküler” bir biçimde, yaşamın her anında tecrübe edilmektedir.
Türkiye’deki sekülerleşme ve dindarlık teorilerinin oluşumunda, sosyal bilimler alanında kullanılan ölçme araçlarının da etkisi büyüktür. Literatürde bulunan mevcut dindarlık ölçeklerinin birçoğu, Batı toplumları temel alınarak hazırlanmış ölçeklerin Türk kültürüne uyarlanmasına dayanmaktadır. Ancak bu uyarlamalar, kilise merkezli dindarlığın göstergelerini kullanarak Türk dindarlığını ölçmeye çalışmaktan öteye geçememektedir. Nitekim Türkiye’de dindarlık ne Katoliklik gibi cami merkezli bir tecrübedir ne de Protestanlıkla benzerlik göstermektedir. Bu bağlamda İslami kültürün dindarlık göstergeleri iyi analiz edilmeli, ölçeklerin uyarlanmasında ve Türkiye’deki sekülerleşme/dindarlaşma teorilerinin tutarlı bir bağlama oturtulmasında kültürel farklar mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Doğu toplumları, kendi kültürlerine uygun kavramları, teorileri ve ölçüm araçlarını, yine kendi insanı üzerinden oluşturmadıkça, geçerli/güvenilir sonuçlar elde edemeyecektir.
