Dış görünüşün, şeklin, görüntünün bugünün değimiyle “imaj”ın içselliğe, anlama ve ruha galebe çaldığı modern dünyada, gerek İslâm’ın anlaşılmasında gerekse anlatılmasında kuşkusuz pek çok problem açığa çıkmaktadır. Bedenin ruha, görünenin görünmeyene, zâhirin bâtına, kabuğun öze tercih edildiği bir düzlemde din tasavvurları ve dindarlık algısı da zamanın ruhuna göre değişime uğramaktadır.
Aslında tarih boyunca her zaman işin özüne inemeyip görüntü ve şekilde kalan insanlar, kalıplardan ibaret bir din anlayışını benimseyenler olmuştur. Ancak bu tür zâhirî din anlatımları, bir taraftan kelâmî ve felsefî ekollerin diğer taraftan sûfî hareketlerin fiilen karşı duruşuyla büyük tabloda hâkimiyet kuramamıştır. Bugün ise dünden farklı olarak, modern Batı paradigmasının egemenliğinde, küresel düzlemde görünmez otoritelerin korkunç bir karartmasına maruz kalmaktayız.
Dijitalleşme sürecinde insanın manevî boyutu, neredeyse yok sayılmış, hatta insan sadece bedensel bir varlık şeklinde algılanmıştır. Dolayısıyla özen ve değer maddî olan üzerinden yapılmıştır. Daha ötesine gitmeden bizâtihi dijitalleşmenin kendisinin sebep verdiği çok yönlü ve katmanlı psikolojik ve sosyolojik sıkıntılar artık gün yüzüne çıkmış, “dijital hastalık” şeklinde bir kavram literatüre girmiştir. Mesela whatsappitis (aşırı mesaj atma), hikikomori fenomeni (eve kapanma), ego sörfü (sosyal medyada sürekli kendi adını arama), blog ifşacılığı (tanımadığı kişilerin bloglarını tarama), youtube narsizmi (youtube’da beğenilme arzusu) gibi hastalıklar açığa çıkmıştır.
Tabii bu yeni dijital dünyada yaşananlar doğal bir süreç değildir. Onların gerisinde yatan ana sorun dünyayı yönetme iddiası taşıyan çok uluslu dev şirketlerdir. Onların tahakkümüyle, insanlar sürekli bir şekilde tüketen nesnelere dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Üretimi temel alan global güçler, insanları kontrol etme anlamındaki “panoptikon”unu artık tüketim üzerinden gerçekleştirmektedir. Bugün insan, kendisini tahakküm altına alan sisteme, tüketerek boyun eğmektedir.
Tüketim ve tüketmenin asıl amaç haline geldiği bu kapitalist düzlemde tüketilen sadece alım-satım konusu olan mal değil, “her şey” olabilir. Öyle ki insanın başta kendisi, duyguları ve en özel halleri hatta dini, ibadetleri tüketim kültüründen nasibini alır. Böyle bir düzlemde din, sosyal medyada görünür olduğu ölçüde popülerleşerek popüler kültüre dahil edilir. Ne kadar popülerleşirse o kadar da tüketilir. Popüler kültüre dahil olunca da her şey gibi din de herkesin alım gücüne sunulmakta, tamamen birbirinden farklı kesimlerin tüketimine açık hale gelmektedir.
Dahası böyle bir tüketim kültürü postmodern yaklaşımlar tarafından da onaylanmıştır. Esasen modern öncesi toplumda özne olan din, modern toplumda nesneleşmiştir. Postmodern toplumda ise “bir meta” haline gelmiştir. Modernizmin tek tipleştiriciliği yerine postmodern yönelim bir araya gelmesi düşünülemeyenleri bile birleştirerek kimliksizleştirmektedir. Nitekim artık İslâm, tüketim, tesettür, moda, teşhircilik, mahremiyet, eğlence, umre, turizm ve tur gibi kavramaların birbirine karıştırıldığına ve içeriklerinin yeniden oluşturulduğuna şahit olmaktayız.
Bütün bu içeriğin yansıtıldığı alan ise öncelikle sosyal medyadır. Hatta sosyal medya bir bakıma postmodern dünyanın dindarlık biçimidir. Artık dinî bilgisi ve medya okuryazarlığı zayıf kişiler dahi sanal âlemde pek çok dinî yaklaşım ve anlatıya kolayca ulaşmaktadır. Bu da ‘açık büfe din’ anlayışını doğurmuştur. Yine insanlar ulaştıkları sosyal medya verilerinden kendilerine göre “yama işi” bir din anlayışı kurgulayabilmektedir. Tabii bu durumda yerleşik dini inançlar tahrif edilmekte; din, insana ruh ve beden olarak en güzel terbiyeyi veren Rabbâni ilkeler bütünü olmaktan çıkarılmakta, kişiye göre biçimlendirilerek tekrar üretilmektedir.
Yine imajların hükmü altında insanın gerçek hayatta ne yaptığı değil sanal dünyada nasıl göründüğü önem kazanmıştır. Önemli olan görünür olma ve görünür olarak, var olmaktır. Bu âlemde değer, bir dinî söylemin ne kadar beğeni aldığı veya ne kadar paylaşıldığıyla belirlenmektedir. “Pazarlama dindarlığı” ya da “gösterişçi dindarlık” gibi kavramların araştırma literatürüne dahil olması değer değişiminin delilidir. Böyle bir ortamda dindarlığın, gösterişe ve popülizme evirildiği, şekle ve görüntüye yatırım yapan piyasa dindarlığının, belki “görsel dindarlık” de denilebilir, açığa çıktığı görülmektedir.
Açıkçası modern dönemin dijitalleşme yönündeki baskısı yanında beden tapıcılığa varan bir görsellik dayatması dinî hayat da dahil her şeyi etkilemektedir. Hemen her yerde anlam değil görüntü öne geçmektedir. Elbette dinî hayatta ruhla birlikte beden de önemlidir. Dinî her uygulamada şeklin de bir anlam ve yeri vardır. Ancak herhalde şeklin rolü bizâtihi kendisi değil temsil ettiği ruhu yansıtmaktır. Dolayısıyla çağa uyarak imaj ve görsellikten etkilenen din anlatımları ve uygulamaları, dinî hayatı canlandırma görüntüsü altında aslında zayıflatmaktadır.
Sonuçta bilhassa dijitalleşme açısından paradoksal bir durum yaşanmaktadır. Günümüz insanına bir şeyi anlatabilmek için, dijital dünya ve görsel malzemeler kullanılmakta; ancak araç, insanı değiştirmekte dolayısıyla dindar insan tipolojileri de değişime uğramaktadır. Din, verili olana insanın teslimiyeti değil insanın kendi ürettiği bir şey olarak algılanmaya başlanmaktadır. Bu bağlamda hakikatin gölgelenmesi, kişiye göre değişen doğruluk iddialarının zuhur etmesi de ayrıca tartışılması gereken sorunlardır.
Neden bu kadar sorunlar üzerine duruyorum? Herkes olanı görmüyor mu? Elbette, ama “olanı görmek” ile “sorun olarak görmek” farklıdır. Olanı “sorun” olarak görmeyen bir zihin çözüme de gidemeyecektir. Kuşkusuz sorun anlaşıldıktan sonra çözüm imkânı söz konusu olabilir. Peki, bu durumda çözüm ne? Dev bir soruna birkaç cümle ile çözüm üretilemez tabii… Bunun farkındalığıyla ben, iki zamanlı bir öneri sunuyorum. Kısa vadede geçici çözüm olarak Hakk’ın tebliğinde sosyal medya ve görsel malzemeler kullanılmaya çaresiz devam edilecektir. Zaten şu anda müslümanlar da bunu yapıyor. Bu yazıyla ben de bunu yapıyorum.
Uzun vadede eğitimde yapısal değişikliklere gidilmelidir. Tabii öncelikle mevcut durumu ölçü alıp ona yönelik açıklamalar yapmak yerine, mevcut durumun meşruiyetini sorgulamak gerekir. Yani gençler artık görsellikten anlıyor, dijital alana yöneliyor diye eğitimi ona göre düzenlemeyi değil, gençlere düşünmeyi ve dinlemeyi öğretecek bir anlatım ve eğitim modeli geliştirmeyi öneriyorum. Bir başka ifadeyle mevcut duruma mahkûm olmuş bir zihinle bu girdaptan çıkılamayacağını ileri sürüyorum. Bireysel çabalarla bir kişi kısmen kendini koruyabilir elbette. Lakin olması gereken toplumsal bir değişimdir. Bunun için yapılması gereken, mevcut durumu temelden sorgulayarak yepyeni yöntemler üretmektir. Zira bugün artık insan, insanlığını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Zaten insan olamayan mümin de olamayacaktır. O halde insaniyeti tehlikeye sokan bir düzen içinde çırpınıp durmak şüphesiz yetersizdir. Her halükârda insanlığı kemâle götürecek köklü arayışlara girmek ve kendi düşünce mirasımızdan istifadeyle yeni bir eğitim sistemi inşa etmek gerekir.

