Skip to content Skip to footer

İnanç, Lobi ve Güç: ABD–İsrail İlişkilerinde Evanjelist Paradigma

Prof. Dr. Şinasi Gündüz

Darulfünun Blog ekibi olarak, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültemizin kıymetli öğretim üyelerinden Prof. Dr. Şinasi Gündüz hocamızla, bölgemizde yaşanan gelişmelerin arka planındaki tarihî ve fikrî dinamikleri daha iyi anlayabilmek amacıyla bir röportaj gerçekleştirdik. Güncel olayların yalnızca siyasî boyutuyla değil, aynı zamanda düşünsel ve kültürel temelleriyle de ele alındığı bu metnin ilgiyle takip edileceğini umuyor, iyi okumalar diliyoruz.

Evanjelizm nedir ve ABD siyasetinde neden bu kadar etkilidir?   Evanjelist düşüncenin temel inançları nelerdir ve bu inançlar Amerikan siyasetini nasıl etkiliyor?

Kelime anlamı itibarıyla İncil (Evangelion) teriminden türetilen Evanjelizm (ya da Evanjelikalizm) günümüzde çoğunluğu Protestan gelenek içinde konumlanan yüzlerce kiliseyi bünyesinde barındıran fanatik bir dini akımdır. 18. yüzyıl ortalarına kadar uzanan bu akım yalnızca ABD’de değil, İngiltere’den Kanada’ya ve Avustralya’ya Anglo-Sakson dünya genelinde yaygındır. Özellikle 20. yüzyıl başlarından itibaren yoğun misyonerlik faaliyetleri, iyiyle kötü arasındaki nihai savaş olarak görülen Armegeddon ve İsa Mesih’in yeryüzüne ikinci kez gelip tanrısal krallığı kurması beklentisi gibi karakteristik özellikleri yanında 20. yüzyıldan itibaren İngiltere ve ABD politikalarında etkili lobi faaliyeti yürütmesiyle ön plana çıkar.

Evanjelik akımlar ABD siyasetinde oldukça etkilidir. ABD Senatosu ve Temsilciler Meclisiyle ABD yönetim mekanizmasında yer alan kişilerin hatırı sayılır kesiminin evanjelik olduğu dikkate alındığında bu etki daha iyi anlaşılacaktır. Hem Cumhuriyetciler hem de Demokratlar bünyesinde Evanjelikler güçlü şekilde temsil edilmektedir. Yapılan istatiksel araştırmalarda Evanjeliklerin Trump’a yoğun destek verdikleri ve bu doğrultuda mevcut yönelim mekanizmasında Evanjelik yaklaşımıyla öne çıkan birçok kişinin yer aldığı görülmektedir. Trump’ın kendisinin samimi bir Evanjelik olup olmadığı tartışmalı olmakla birlikte mevcut kabinesinde birçok Evanjelik figür yer almaktadır.

“Fanatik Hıristiyan Sağı” olarak öne çıkan Evanjelikler, Amerika milliyetçiliğini esas alan siyasi duruşları yanında dünya genelinde, özellikle de içinde bulunduğumuz coğrafyada yaşanan gelişmeleri İsa Mesih’in ikinci kez yeryüzüne gelişi ve yeryüzünde “Tanrısal Krallığı” başlatması beklentisine dayalı yaklaşımlarıyla tanınır. Evanjeliklere göre Amerika “Tanrı ülkesi” Amerikalılar da “Tanrı halkı”dır. Amerika halkı Mesih mesajının yayılmasında, temsilinde ve kötülere karşı mücadelede özel bir misyon üstlenmekte tüm insanlığa önderlik etmektedir. Bu yaklaşımları doğrultusunda Evanjelikler Amerikan milliyetçisidirler. “Önce Amerika” ve Amerika’yı yeniden büyük yap” gibi sloganlarla ABD başkanının desteklenmesini tanrısal misyonun bir gereği olarak görmektedirler. Evanjeliklere göre ABD başkanı Trump, Tanrı tarafından kötülüklere karşı savaşta seçilmiş bir kişidir. 2016 yılında Trump ilk başkan seçildiğinde, Evanjelikler bunda doğrudan Tanrı’nın müdahalesi olduğuna inanmışlar, meşhur Evanjelik lider Franklin Graham bu seçim galibiyetinin arkasında Tanrı’nın olduğunu düşünmüştür. O dönemde Trump’ın Evanjelik dışişleri bakanı Trump’ın İsrail’i kurtarmak üzere Tanrı tarafından özel olarak başa getirildiği inancındadır. ABD başkanına yönelik bu yaklaşımlar bugün de artarak devam etmektedir. Yakın zamanlarda Trump’ın Hıristiyan Siyonist din adamları tarafından oval ofiste kutsanması ve hemen her fırsatta Evanjelik din adamlarıyla Lindsey Graham, Tez Cruz, Tim Scott ve Mike Johnson gibi ABD senato ve temsilciler meclisi üyelerinin ABD iç ve dış politikalarının Evanjelik perspektiften hareketle oluşturulmasında aktif rol oynamaları ABD yönetimindeki yaygın Evanjelik etkiyi göstermektedir.

ABD milliyetçiliği yanında Evanjelikler gelecek döneme yönelik fanatik beklentileriyle de tanınmaktadır. “Tanrı Oğlu” olduğuna inanılan İsa Mesih’in yeryüzüne ikinci kez gelişine inanç (Praousia inancı) tüm Hıristiyanların iman ikrarlarında yer almakla birlikte Evanjelikler mevcut dünya siyasetini bu perspektiften okumaya ve olayları buna göre yorumlamaya çalışmaktadırlar. Evanjelikler Kitabı Mukaddes’e yönelik literal metin okumasından hareketle İsrailoğullarıyla özdeşleştirilen Yahudilerin “Tanrı’nın seçilmiş halkı” olduğuna ve Mısır ırmağından Fırat’a kadar uzanan bölgenin bu seçilmiş halka tanrı tarafından vadedildiğine inanırlar. Dolayısıyla Tanrı’nın seçilmiş halkı olan Yahudilere her türlü destek vermeyi ve onların bu vadedilen topraklara yeniden yerleşip oarada egemen olmalarına yönelik her girişimi desteklerler. İsa Mesih’in bir Yahudi olduğunu ve Hıristiyanlığın Yahudi mirasını sahiplendiğini savunurlar. Bu doğrultuda Yahudilere ve onların Filistin başta olmak üzere “vadedilen topraklar” olarak nitelenen bölgede egemen olmalarına destek vermenin kendileri için dini bir görev, tanrısal bir misyon olduğunu düşünürler.

Yine Evanjelikler İsa Mesih’in yeryüzüne gelip tanrısal krallık dönemini başlatması öncesi dönemde buna zemin hazırlayacağı düşünülen bazı olayların gerçekleşeceğini de beklerler. Özellikle Dispansasyonalist Evanjelikler tarihi belirli dönemlere, çağlara ayırarak her bir dönemde bir olayın gerçekleşeceğini ve bunun bir sonrakine zemin hazırlayacağını savunurlar. Bu inanışları doğrultusunda Evanjeliklere göre İsa Mesih’in yeryüzüne inişi öncesi öncelikle Yahudilerin diasporadan kutsal topraklara (Filistin ve etrafındaki vadedilen topraklar) dönmeleri ve orada egemen olmaları gerektiğine inanırlar. Bu egemenlikle Yahudilerin mabedi tapınak tepesinde (Mescid-i Aksa ile Kubbetu’s-Sahra’nın bulunduğu mekân) üçüncü kez inşa edip tapınak ritüellerini (kurban ayinleri vb.) başlatacaklarını ve sonrasında civar halklarla Yahudiler arasında büyük bir savaş çıkacağını beklerler. Bu beklentiye göre bu savaş o kadar şiddetli olacaktır ki gökten ateş ve kükürt yağacak, çatışma bir nükleer savaşa evrilecektir. Evanjelikler bu esnada Yahudilerin büyük kısmının İsa Mesih’e iman edeceğini yani Hıristiyan olacağını düşünürler. Daha sonra bu savaşın, iyi ile kötünün birbirinden ayrılacağı ve kötülerin yok edileceği Armegeddon’la devam edeceği ve tüm bunların nihayetinde İsa Mesih’in gökten yeryüzüne inerek olaylara müdahale edeceğine inanırlar. İnanışa göre İsa Mesih yeryüzüne geldiğinde ölüleri diriltecek herkesi yargılayacak, kötüler sonsuza kadar yok olacaklar ve yeryüzünde ölüm ve günahın olmadığı bin yıllık “tanrısal krallık dönemi” başlayacaktır.

Evanjelikler geleceğe yönelik bu fanatik beklentileri doğrultusunda içinde bulunduğumuz coğrafyada gerçekleşen olayları okumakta, her gelişmeyi bu gelecek kurgusunun bir safhası olarak görmektedirler. Tabi ki bu beklenti sadece teorik ya da inanç düzleminde kalmamakta, etkili oldukları ABD siyasetini bu doğrultuda yönlendirmektedirler. Bu nedenle Filistin’deki işgalci Siyonistlere ekonomik, siyasi, askeri her alanda sınırsız destek vermektedirler.

ABD–İsrail ilişkilerinde dini motivasyonun payı nedir? İsrail’e verilen güçlü desteğin arkasında stratejik çıkarların yanı sıra teolojik kanaatler de var mı?

Başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı güçlerin İsrail’e verdikleri destek kuşkusuz sadece dini nedenlerle izah edilemez. Batı emperyalizminin bölgedeki Süveyş kanalı ve Basra Körfezi gibi su yollarının kontrol edilmesi, bölgenin petrol, doğal gaz vb. doğal kaynaklarının kontrol altında tutulması, Birinci Dünya Savaşı sonrası Batılı hegemonik güçler lehine bölgede oluşturulan siyasi yapının korunması ve Batı ekonomik, askeri ve siyasal çıkarlarına tehdit oluşturacak oluşumların önlenip yok edilmesi amacıyla içinde bulunduğumuz yöreye yönelik birçok önlem aldığı bilinmektedir. Bu önlemlerden en dikkat çekici olanı 20. yüzyıl başlarından itibaren bölgenin adeta kalbine bir hançer gibi saplanan Siyonist işgalcilerin Filistin’e yerleştirilmeleridir. Siyonist Lord Walter Rothschild’e hitaben yazılan 1917 Belfour deklarasyonu doğrultusunda İngilizler Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına yönelik çaba göstermişler; Filistin işgal edilerek Yahudilerin buraya göçü teşvik edilmiştir. Nihayetinde 1948’de İsrail’in kurulmasıyla Siyonist işgalin uluslararası tanınması sağlanmıştır. İngilizlerin ve İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin bölgeye yönelik en önemli politikası İsrail’in korunup kollanması olmuştur. İsrail’e verilen bu destek ve himaye İsrail’in yöredeki İngiliz ve Amerikan çıkarlarının korunmasında adeta bir ileri istasyon olması nedeniyledir. Bu emperyalist güçler İsrail aracılığıyla bölgede kendi çıkar ve menfaatlerinin korunmasını sağlamaya çalışmışlardır. İşgalci, kolonici İsrail sopasıyla bölge halkları terbiye edilmeye çalışılmıştır. Günümüzde de bu durum devam etmektedir. Gazze’deki soykırımın Batılı halklar arasında Siyonistler aleyhine oluşturduğu etki karşısında Netanyahu gibi Siyonist liderlerin sık sık Batılılara kendilerinin bu bölgede Batı çıkarlarını temsil edip korudukları, şayet Tel Aviv düşerse sıranın Paris ve Londra gibi Batı merkezlerine geleceği şeklindeki açıklamaları işgalci İsrail’in bölgede Batı adına bir vekalet mücadelesi yürüttüğünü ortaya koymaktadır. Benzer şekilde 12 günlük İsrail-İran savaşı bağlamında Almanya şansölyesinin İsrail’in bölgede kendileri adına kirli işler yaptığını itiraf etmesi de bu durumun ikrarıdır.

İşgalci Siyonist yapıya verilen güçlü destek kuşkusuz yalnızca bu siyasi, askeri ve ekonomik çıkarlarla sınırlı değildir. Yukarıda Evanjeliklerin kendi kutsal metinlerinden hareketle Yahudileri desteklemeyi ve gelecek dönem beklentileri doğrultusunda İsa Mesih öncesi Yahudilerin vadedilen topraklara yerleşmelerine yönelik bir restorasyon projesine sonsuz destek vermelerinden bahsetmiştik. Buna ilave olarak özellikle ABD ve İngiltere gibi ülkelerde oldukça etkili olan Hıristiyan Siyonistlerinin kendi dini öğretileri ve misyonları karşısında en büyük tehdit unsuru olarak İslam’ı ve Müslümanları görmeleri de İsrail’e verdikleri güçlü desteğin arkasında yatan önemli bir nedendir. 

Bu arada Evanjeliklerin daha geniş bir gövdeyi oluşturan Hıristiyan Siyonizmi bünyesinde yer aldıklarını da hatırlatmış olalım. İsrail’e verilen desteği dini inançları gereği bir yükümlülük olarak gören Hıristiyan Siyonistleri İslam’ı ve Müslümanları da teolojik perspektiflerinden hareketle kurguladıkları perspektifte ötekileştirip adeta “şeytanlaştırmaktadırlar.” Bunlara göre Müslümanlar Tanrı halkı ve seçilmişleri olan Yahudilere vadedilen toprakları ele geçirmiş işgalcilerdir. Yahudilerin diasporadan dönüp bu topraklarda tekrar egemen olmaları için buradaki Müslüman halkın buradan temizlenmesi gerekir. Bunun gerçekleşmesi için İsrail’e her türlü desteğin verilmesi şarttır. Örneğin bu zihniyetle fanatik bir Evanjelist olan mevcut ABD büyükelçisi Mike Huckabee bir söyleşisinde İsrail’in Türkiye topraklarının bir kısmını da kapsayan Büyük İsrail” projesine açıktan destek vermiş, “her şeyi alsalar sorun olmazdı” demiştir.

Mevcut ABD–İran çatışması bu çerçevede nasıl okunmalı?    Bu savaşta dini söylem ve evanjelist tabanın etkisi ne ölçüde hissediliyor?

ABD-İran çatışması iki önemli husus dikkati çeker. Bunlardan birincisi küresel hegemonyayı elinde tutan ABD’nin dünya genelinde kendi ekonomik, askeri ve siyasi çıkarları lehine oluşturduğu düzenin korunması ve bunun bir parçası olarak enerji kaynaklarının kontrol edilmesidir. ABD’nin Venezuella’ya müdahalesi, Maduro’yu derdest edip yerine kendisine biat eden birisini geçirerek Venezuella’nın zengin petrol kaynaklarının yeniden ABD’li şirketlerin kullanımına açılması ile Trump’ın Kanada’dan Grönland’a yaptığı açıklamalar ABD’nin sömürgeci emperyalist emelleri doğrultusundaki siyasetinin ifadesidir. Nitekim anlaşma amacıyla yapılan görüşmeler ortasında yapılan İran saldırısı bağlamında da ABD’li kimi yetkililerin zengin İran petrol ve doğalgaz kaynaklarına dikkat çekmesi ve bu savaş sonucu bu kaynakların ABD’nin kullanımına açılacağına dair beklentisi ABD’nin İran saldırısını da bu sömürgeci politika doğrultusunda değerlendirdiğini göstermektedir. Bir diğer önemli husus ise bu emperyalist sömürgeci politikayla uyumlu şekilde bölgede ABD ve diğer Batılı müttefikleri için adeta bir vekalet savaşı yürüten onların çıkar ve menfaatlerini temsil eden İsrail’e İran tarafından oluşturulabilecek tehdidin yok edilmesidir. Nitekim nükleer silah edinimini önlemek amacının ön plana çıkarıldığı savaş sebebi ilerleyen dönemde İran’da rejim değişikliğiyle ABD, İsrail ve bunların müttefiklerinin çıkarlarına tehdit oluşturmayacak şekilde bir rejim değişikliğinin sağlanması ve İran’ın balistik füze ve insansız hava araçları teknolojisiyle diğer askeri teknolojinin ortadan kaldırılması gibi amaçlar eklenmiştir. Dolayısıyla bu savaşta öne çıkan argüman İran’dan ABD ve İsrail’e yönelik tehdidin ortadan kaldırılmasıdır. Bu tehdidin ortadan kaldırılmasının öncelikle Filistin’deki işgalci yapı için büyük önem arz ettiği her platformda dillendirilmektedir. Ortadoğu politikasında önceliği İsrail’in korunmasına veren ABD ve Batılı güçler için İsrail için muhtemel askeri, ekonomik ya da siyasal her tehdit unsurunun gelişip palazlanmadan yok edilmesi öncelikli olmuştur. Bu nedenle yörede “İbrahim Antlaşmaları” gibi İsrail’in meşrulaştırılmasına yönelik projelerle bölge ülkelerinin işgalci yapının meşruiyetini kabullenmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Yine bu nedenledir ki Mısır’da İsrail için tehdit olarak görülen bir siyasi gelişmede, Mursi’nin bir askeri darbe ile alaşağı edilmesi sağlanmıştır. Yine bu nedenledir ki bölgede İsrail karşısında ciddi bir güç olarak görülen Türkiye, İran sonrası hedef tahtasına yerleştirilmekte, bu çeşitli İsrailli ve Batılı mahfillerde dillendirilmektedir.

Diğer taraftan ABD saldırganlığının dinsel bir arka planı da vardır. ABD ile ortak şekilde İran’a saldıran İsrail yetkililerinin bu saldırıyı kendi teolojik yaklaşımları ile izah ettikleri aşikardır. İsrailli yetkililer açıktan vadedilen topaklar, Yahudilerin seçilmişliği ve İsrailoğullarının tarihsel düşmanları olarak şeytanlaştırılan Amalekler gibi öğretiler ve kavramlar üzerinde bu savaşı yorumladıkları görülmektedir. ABD tarafında ise Trump etrafındaki birçok yetkili bu savaşı dünyanın kötülüklerden kurtarılmasına ve Mesih’in gelişine uygun zemin hazırlamaya dair teolojik bir yorumla meşrulaştırmaya çalıştıkları görülmektedir. Nitekim ABD ordusundan subayların askerleri motive etmek için karargahlarda yaptıkları konuşmalar bu bağlamdadır. Bazı askerlerin şikayetiyle basına sızan bu konuşmalarda birçok karargâhta komutanlar, İran’a karşı yürütülen bu savaşın Armegeddon’la ilişkili Tanrı’nın planının bir parçası ve Trump’ın Armegeddon’a kapı aralamak üzere Mesih tarafından takdis edilen bir lider olduğu propagandasını yapmakta, bu konuda Hıristiyan eskatolojisine yönelik Vahiy kitabının çeşitli pasajlarına referans vermektedirler. Bundan başka ABD’de birçok Hıristiyan Siyonist din adamı ve siyasetçi Siyon kavramının Kitabı Mukaddes’te birçok yerde geçtiğini ve İsa Mesih’in kendisinin de bir Siyonist olduğunu dolayısıyla Siyonist projeye destek vermenin dini bir yükümlülük olduğunu savunmakta ve halkı bu şekilde İsrail’le birlikte yürütülen bu savaşın meşruiyetine inandırmaya çalışmaktadırlar.

Dinî inanç ile jeopolitik çıkar arasında nasıl bir ilişki var?  Bu iki unsur birbirinden ayrılabilir mi, yoksa dış politikada iç içe mi geçmiş durumda?

İçinde bulunduğumuz coğrafyada yaşanan hadiseler dini inanç ile politik ve jeopolitik çıkar arasında güçlü bir ilişkinin var olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin 20. yüzyıldan itibaren Batılı emperyalist güçler himaye ve korumasında bölgede işgalci bir yapı olarak ortaya çıkan İsrail, hem işgal ettiği bölgelerdeki hegemonyasını korumak hem de büyük İsrail ideolojisi doğrultusunda coğrafi sınırlarını genişletmek amacıyla bölgede sürekli saldırılar sürdürmektedir. Benzer şekilde ABD Ortadoğu’ya yönelik politikasında bu bölgeyi coğrafi olarak kendi fiili egemenlik alanına katma gibi bir siyaset gütmese de siyasi, askeri ve ekonomik açıdan fiili olarak zaten kendi hegemonyası altında olan bu bölgeye yönelik politikasını Hıristiyan eskatolojik inançları/beklentileri ile de ilişkilendirmektedir. Bunlar din ve inanç ile jeopolitik arasında sıkı bir ilişkinin varlığının tezahürleridir. 

Esasen din ile politika, din ile jeopolitik zaten tarih boyu hemen her zaman diliminde iç içe olmuştur. İktidar yapılanmaları iç ve dış siyasetlerini dini inançlarla meşrulaştırmaya, dini inançlardan hareketle politik adımlar atmaya çalışmışlardır. Eski Mısır ve Roma’dan Roma-Cermen İmparatorluğuna ve Osmanlıya tüm iktidar yapılanmalarında bunun sayısız örneğini görmek mümkündür. Esasen din ile politik alanın ayrışmasına dair teorik bir söylem modernite döneminde dillendirilen ancak pratik uygulamada pek de mümkün olmayan bir yaklaşımdır. Zira her iktidar yapılanması kendi iktidarı ve siyasi hedefleri ile uyumlu kabul edilebilir bir din anlayışını öne çıkarmakta ve toplumu/kamuoyunu bu din anlayışı doğrultusunda yönlendirmektedir. Nitekim günümüzde tecrübe ettiğimiz sosyal, siyasal gelişmeler de bunun örnekleridir. Bugün savaşın taraflarından ABD’nin iç ve dış siyasetinde din ile siyaset, din ile jeopolitik iç içe geçmiş durumdadır. Aynı durum İsrail ve İran için de geçerlidir.

Önümüzdeki dönemde bu “Evanjelist Paradigma” gücünü korur mu?  ABD iç siyasetindeki değişimler, Orta Doğu politikalarını ve İsrail–İran eksenindeki dengeleri nasıl etkileyebilir?

Kuşkusuz Evanjelik paradigmanın gücünü koruyup korumayacağını zaman gösterecektir. Ancak basına yansıyan istatiksel araştırmalara bakıldığında mevcut ABD iktidarı üzerinde oldukça etkili olan bu zihniyetin hem başta Katolikler olmak üzere çeşitli Hıristiyan kilise mensupları hem de genel genç nüfus tarafından gittikçe daha fazla sorgulandığı görülmektedir.  Katolikler Evanjeliklerin temsil ettiği zihniyetin İsa Mesih mesajına aykırı olduğunu, İsa’nın bir Yahudi ve bir Siyonist olduğu tezinin doğru olmadığını, Yahudilerin İsa Mesih’in yargılanıp çarmıha gerilmesinde roller i olduğunu ve İsa Mesih’le birlikte tanrının seçilmişlerinin İsa Mesih’e inananlar yani Hıristiyanlar olduğunu dillendirmektedirler. Benzer şekilde Filistin’den İran’a ve Irak’a bölgemizdeki Doğu Hıristiyanları da Evanjeliklerin yaklaşımına karşı çıkmakta, yürütülen savaşa dair Hıristiyan ve Yahudi Siyonistlerin teopolitik yorumlarını reddetmektedirler. 

Katolikler ve Doğu Hıristiyanlarının bu tutumları bir tarafa özellikle ABD’de ve diğer Batı ülkelerinde gençler arasında eskisine kıyasla Siyonizmin ve Siyonist politikaların daha fazla eleştirilmesine, Batılı hegemonik güçlerin işgalci ve soykırımcı İsrail’in desteklenmesine yönelik politikalarının daha fazla eleştirilmesine yönelik tutumları dikkate alındığında yakın zamanda olmasa bile ilerleyen dönemde bunun ABD’nin ve diğer Batı ülkelerinin siyasetleri üzerinde önemli etkileri olacağı öngörülebilir. Nitekim Trump ve siyasetine yönelik ABD içinde her geçen gün daha yüksek çıkmaya başlayan muhalif sesler, MAGA yani “Amerika’yı yeniden büyük yap” sloganıyla Trump’a destek veren Amerikan milliyetçisi, popülist platformun önde gelenlerinden Tucker Carlson gibi isimlerin açıktan Trump’a, Trump dış politikasına ve İsrail yanında yürütülen savaşa karşı cephe almaları önemli gelişmelerdir. Bunun dışında savaşın ABD’ye getirdiği ekonomik yük, savaşta ABD aleyhine yaşanan gelişmeler, can kayıpları vb. hususlar ABD iç siyasetinde mevcut politikalar aleyhine sorgulamaların her geçen gün artmasına yol açacaktır. Özellikle savaşın ekonomik maliyeti, petrol fiyatlarının artması, enflasyon gibi ABD halkı üzerindeki etkileri, halkın Trump politikasına yönelik rahatsızlığını artıracağı ve ABD’nin mevcut dış politikasını gözden geçirmesine yol açacağı düşünülebilir.

Yorumları GösterYorumları Gizle

Bir yorum yazın