“Fatih’te Melek-meşreb Bir İlim Ehli: Dr. Yavuz Yıldırım”
Yavuz Yıldırım Hoca’yla ilk tanışıklığımız İstanbul İmam Hatip Lisesi’ne geldiğim 1984 yılında birlikte okuduğumuz klasik fıkıh ve Arapça dersleri vesilesiyle olmuştu. İstanbul’a daha iyi bir ilmi muhit arayışıyla gelmiş, fakat o günkü şartlarda eğitim bakımından oldukça zayıflamış bir ortamla karşılaşarak büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Konya İmam Hatip Lisesi’nde, Yüksek İslam Enstitüsü’nde de ders veren hocalardan yoğun ve disiplinli dersler almış bir taşra öğrencisi olarak İstanbul’dan çok daha fazla şey bekliyor olmalıydım ki burada karşılaştığım manzara beni derinden sarsmış, başlangıçta geri dönmeyi düşünmüş ama bir süre daha kalarak kendime biraz zaman vermeye razı olmuştum. Bu süre zarfında tanıdığım ve bana İstanbul’daki geniş ufkun bir örneği olarak görünen arkadaşlardan birisi de Yavuz kardeşimdi. Benden bir yaş büyük olmasına rağmen okulda iki sınıf öndeydi. Ben bir yıl Kur’an Kursu sebebiyle geç başlamıştım İmam Hatip Lisesi’ne. İlk tanışmamızdan itibaren kendisine ismiyle hitap ettim. Zaten kendisinin o bir yaş farkını dikkate alarak ağabey muamelesi görmek gibi bir talebi yoktu. Belki de bunda birlikte Haseki Eğitim Merkezi’ndeki bazı hocalardan hafta sonları okuduğumuz Kudûrî, Celâleyn, belâğat ve sarf-nahiv dersleri sebebiyle oluşan ders şerikliği de etkili olmuştur. Ben az da olsa bu yaş farkı sebebiyle sonraki yıllarda zaman zaman kendisine biraz da sevecenlik katarak “Yavuz Abi” diye hitap etmeyi tercih ederdim. Onunsa hitabı, genelde teşrik-i mesaide bulunduğu kimselere yaptığı gibi, isimlerin sonuna samimiyet ve ciddiyet hislerini ekleyecek şekilde olurdu. Yetiştiği Fatih ve Karagümrük gibi muhitlerdeki delikanlı üslubunun izlerini taşıyan bir eda ile “Samiciğim” dediğinde hem müşfik hem de karşıdakine kıymet veren bir İstanbul seslenişi hissederdim.

Sessiz, sakin, sabırlı, nüktedan, nazik, diğerkâm, düşünceli ve azami derecede başkalarına karşı saygılı duruşu, aradan geçen yaklaşık 40 yıla rağmen hiç değişmeden ilk günkü gibi devam etti. Ben daha hareketli ve belki daha sert mizaçlı birisi olarak gerek ses tonumla gerekse olaylar karşısında gösterdiğim daha katı ve fevri hareketlerimle mukayese ettiğimde Yavuz’u anlamakta bazen zorlandığımı hisseder, onun sinirlerinin doğuştan alınmış olup olmadığını sorgulardım. Onu tanıdığım süre boyunca şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun sinirlendiğini, sert konuştuğunu, karşı tarafı azarladığını ya da birisine gönül koyduğunu hiç görmedim. Tam bir mahviyet içinde hep karşı tarafa haklılık ihtimali tanıyan, görmezden gelen ve gerektiğinde bunu bir tavır olarak göstermeksizin affeden o olurdu. Onun bu ağzı var dili yok tavrı bazen yakın arkadaşlarını rahatsız eder, ondan bir tavır göstermesini istedikleri olurdu. O hiçbir zaman bu taleplere olumlu cevap vermedi, sükûnetini, sadeliğini, mahviyetini korudu. Her şeyin güzel yanını gören bir peygamber ahlakına sahipti. İnanılamayacak kadar iyi niyet sahibiydi ama bu, saflık değil, tabiat haline gelmiş bir sâfiyane tavırdı onun için. Başka türlü davranması mümkün değilmiş gibi görünürdü dışarıdan bakanlara. Bir Erzincanlı olarak 90’lı yılların başında meydana gelen Başbağlar faciasında kimi köylü ve yakınlarını kaybetmenin derin acısı ve hüznü, hiçbir zaman soğumayan ama başkasını da yakmayan bir ateş gibi hissedilirdi onda.
Başkalarını her zaman kendine önceler, başkaları arasında kendini yokmuş gibi göstermeyi incelikle becerirdi. Ama bulunduğu ortamda her zaman doldurduğu bir boşluk, ifa ettiği önemli bir faaliyet mutlaka bulunurdu. Başkaları için yapılması gereken bir şey varsa, bütün gücüyle bunu üstlenir, elinden geleni büyük bir cömertlikle ortaya koyardı. Kelimenin her anlamıyla yardımsever birisiydi. Hem ilmi anlamda hem de içinde yaşadığı toplumsal ve insani ortamlarda onun daima başkaları için bir şeyler yapmak üzere cömertçe zamanını ve imkânını harcadığını görebilirdiniz. Üstelik bunu hiç kimseye hissettirmeden yapardı. Ailesine düşkündü; onları gözetir, yakınlarına destek olur ama bunu hiçbir zaman başkalarının önüne sürülecek bir övünç ya da bahane olarak kullanmazdı. Anne babası ve kardeşleri için adeta evin esas reisi gibi kaygılandığını, ailenin her türlü sıkıntısı için önemli fedakârlıklarda bulunduğunu anlayabilmek için onunla bir günün tamamını geçirmeniz gerekirdi. Kocamustafapaşa’da kendi başıma kaldığım öğrenci evinde zaman zaman misafirim olurdu. Geç vakitlere kadar muhabbet ederdik. Gecenin ilerleyen saatine rağmen gece misafir etme teklifimi pek kabul etmez; gece bitmeden eve gitmek, oradaki vazifelerini yapmak isterdi. Kardeşleriyle ve ailenin diğer ihtiyaçlarıyla ilgilenir, problemlerini çözerdi. Bunu büyük bir ciddiyetle ve günlük bir ibadet ritmiyle yapmaktan hiç gocunmazdı.

Bugüne kadar farklı zamanlarda ve ortamlarda tanıdığım insanlar arasında derviş-meşrep diye tanımlayabileceğim nadir insanlardan birisi olarak görüyorum kendisini. Modern zamanlarda bu sıfatı hak etmenin kolay olmadığı aşikârdır. Ben bu saflığı daha önce 70’li yılların ortalarından itibaren ilk hayat gözlemlerim arasında, babamın tasavvufi neşeyi üzerlerinde ayan beyan gördüğüm eski nesil derviş-meşrep arkadaşlarında tanıdım. Dünyaya karşı günlük maişet dışında hiçbir heyecanlarını görmediğim o insanlardaki safiyeti, gönül rahatlığını ve zenginliğini Yavuz kardeşimde yeniden hissettiğimi içtenlikle söyleyebilirim. Kafasında başka hesaplar olmadan günün gereğini yapmaya odaklanmış bir insan olmak modern zamanlarda hiç de kolay değil. Bunu kendisinde gördüğüm nadir insanlardan birisi olarak Yavuz kardeşimi bu kirli dünya içinde melek vasıflı bir güzel insan olarak tanımlamaktan kendimi alamadım şimdiye kadar. İstanbul’da, imkânı dar semtlerde ve kıt kanaat geçimini sürdüren bir aile içinde kendine tatlı bir vaha oluşturan bu sade-dil insanın dinî hayatı da bu zamanın ötesinde bir saflığa sahipti. Her davranışını haramdan sakınarak yapma gayreti, kanaatkâr ama vakur ve mutmain bir hayat yaşama hali, onda istikrarlı bir dinî hayatı da denklemin parçası yapmıştı. Namazlarını mümkün olduğu ölçüde İstanbul’un farklı camilerinde edaya gayret eden, ibadetlerinde etrafındakilerin sabrını zorlayacak derecede sükûnet içinde bulunan, dinlediği ezandan, arkasında saf tuttuğu imamın cehrî kıraatinden zevk almayı becerebilen bir ayırt edici zevke sahipti.
Yüzü, belki de kullandığı gözlük çerçevelerinin havası ve açık havada hemen kararan “kolormatik” camlar sebebiyle biraz sert görünmesine karşılık, insan onunla birlikte iken sinirlenme hissini saklamak zorunda hissederdi. Hayatın her anını hissederek, zevk alarak yaşadığını düşünürdüm. Bu nedenle “Nasıl oluyor da bunca sıkıntılı hayat şartlarına rağmen bu kadar iyimser hislere sahip olabiliyor bu insan!” diye merakla gıpta arasında hislere kapıldığım olurdu.
Okuduğundan, dinlediğinden öğrendiğinden aldığı zevke benzer biçimde günlük hayattan da o derece mutmain olduğunu hissederdim. Yeme içme konusunda zevk sahibiydi. Özellikle aile mesleği olan kasaplık sebebiyle et ve sakatat konusunda özel bilgilere sahipti. Öğrenci pikniklerinde nefis ızgara köfteleri bir gün öncesinden büyük bir özenle hazırlar, bu külfeti hiç kimseye bırakmazdı. Sonraları yaygınlaşan hazır köfteleri tercih ettiğimizde, adeta kutsal bir geleneğe ihanet etmişçesine bir duyguya girmemize sebep olurdu. Sur içindeki bilinen işkembecilerin kalite sıralaması için onun tecrübesine başvururdu kendisini tanıyan arkadaşlar. Onunla birlikte geçirdiğiniz günün bir yerinde ister gündüz ister gece yarısı, işkembe ya da diğer sakatattan yeme teklifi almak hiç sürpriz olmazdı. Elbette en tercih ettiği mekân Fatih Camii’nin renkli çevresinde yer alan Malta Çarşısı’ydı. Arkadaşları ve ders okuttuğu öğrencileri için, onun dersleri kadar bu işkembe ziyafetleri de unutulmaz anılar arasındadır. Yeme konusunda da hayatın ritmi aynıydı onun için. Lokmaları uzun uzun çiğner, önündeki yemeğin hakkını sonuna kadar verirdi. Birlikte yemek yediği insanlar yemeyi daha hızlı bitirdiklerinden, fazla gelen yemekler konusunda onun yardımını talep ederler, o da zayıf yapılı vücuduyla çelişen bir biçimde bu teklifleri kırmaz, belki de çok istemediği halde birlikte yemek yediği insanların lokmasını paylaşmaktan kaçınmazdı.
Onunla konuştuğunuzda, imkânsız yokmuş gibi düşünebilirdiniz. Panikten uzak, mütevekkil ama istikrarlı bir çalışma temposuna sahipti. Türkçeyi duru ve net konuşur, yavaş ama muhkem bir tavırla adeta kitaptan okurmuşçasına sağlam bir örgüyle kurardı cümlelerini. Ağırbaşlı ses tonu, ayrı bir inandırıcılık ve güven verirdi dinleyene. Öğrenmeye açık ve mahviyet sahibiydi. Adeta hiçbir şey bilmezmişçesine karşı tarafı ciddiye alarak ilgiyle dinler, ilginç bağlantılarıyla ve sorularıyla özellikle ders okuduğumuz hocaları cesurca sorgulardı. Detaylarla ilgilenir, İslami ilimlerin her alanıyla ama özellikle tarihle ilgili konularda dikkat çekici ve zengin bilgilerle içinde bulunduğu ortamları zenginleştirirdi. Bilmediği konularda hiç sağa sola sapmadan net bir şekilde bilmediğini itiraf eder, öğrenmek için açık yüreklilikle takipçi olurdu.
Lise yıllarımızda ilk örnekleri görülmeye başlanan yıllık kitap fuarlarına genelde birlikte gider; alamasak da kitaplarla meşgul olmaktan, kitaplar üzerine müzakere yapmaktan büyük zevk alırdık. Onun ayrıca edebiyata karşı özel bir ilgisi vardı. Çok okur, okuduklarını not eder, tespitlerini yeri gelince kendisinden beklenmeyen bir girişkenlikle paylaşır, tartışmaya açardı.
Akademik hayatta yer alan hiçbir kimse hakkında dedikodu yaptığına şahit olmadım. Bulunduğu ortamda buna meyleden bir konuşma olduğunda mutlaka iyimser bir gerekçelendirme yapar, en azından mazur gören bir tavır sergilerdi. Bu yönüyle başkalarını ezerek kendine yer açmaya çalışan bir hırsın onun yanına dahi yaklaşamadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Lise yıllarında okul haricinde aldığı eğitimler sayesinde akranlarının çok ötesinde bir klasik ve modern Arapça bilgisine sahipti. Ayrıca Fransızca sınıfında bulunması hasebiyle bu dile de özel bir ilgi duyar, geliştirmek için gayret eder, özellikle akademik maksatlarla dilini geliştirmek için fazladan çalışmalar yapardı. Sonraları buna okuyup anlamaya yetecek kadar İngilizceyi de ilave etmişti. Lise yıllarından itibaren gramer yanında pratik Arapça öğrenmeye de çok istekli idi. Bu merakın sevkiyle, Marmara İlahiyat’taki lisans öğrenimi esnasında da karşılaştığı her fırsatta Türkiye’de okuyan sınırlı sayıdaki Arap öğrencilerle çeşitli vesilelerle arkadaşlık kurar, onlarla vakit geçirir, Arapça konuşma kabiliyetini geliştirmek için özel fırsatlar kollardı. Çapa’da tıp okuyan kimi Suriyeli öğrencilerle dostluğu uzun yıllar devam etmiş, onlardan öğrendiği haliyle incelikli Arapça konuşma gayretini hiç elden bırakmamıştı. Öğrenim ve akademik hayatı boyunca herhangi bir Arap ülkesinde kalma tecrübesi bulunmamasına rağmen, 80’li yıllarda Türkiye’de nadir rastlanılacak biçimde iyi derecede Arapça konuşma pratiğine sahipti.
İstanbul’da yetişen bir öğrenci olarak klasik medrese metinlerinin tahsili konusunda her fırsatı değerlendirme gayretinde olan Yavuz kardeşimle birlikte, bu vadide bazı dersler okuduğumuzu zikretmiştim başlangıçta. Türkiye’de İslami ilimlerin yeniden revaç bularak canlanması ve klasik metinlerin yeniden okunur hale gelmesinde önemli bir yeri bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Haseki Eğitim Merkezi’nin kimi hocalarının kurum dışında fedakârlık göstererek verdiği derslerden en fazla istifade eden isimler arasında Yavuz hocamızı saymak abartılı olmaz. Halil Gönenç, Mehmet Savaş, Abdüsselam Arı, Nejat Akdeniz ve daha başka hocalardan fıkıh, tefsir, sarf-nahiv, belagat vb. ilimleri okuma gayretinde birbirimizi hep teşvik ettik. Bu alandaki imkânların nispeten emekleme aşamasında olduğu o dönemlerde bu faaliyetlerin hem zorlukları hem de sağladığı imkânları bakımından bizim neslimiz için büyük önemi bulunuyordu.
Arapça ve klasik İslami ilimler hakkındaki bu tecrübe birikimini erken yaşlardan itibaren geriden gelen nesillere aktarma konusunda da Yavuz Hoca’nın çok önemli mesailer harcadığına şahidim. Daha lise yıllarında, alt sınıflardan istekli öğrencilerle Arapça ve diğer ilimlere dair dersler yapar, okul dışı zamanlarındaki boş vakitlerini farklı seviyelerdeki bu öğrenci gruplarına gönüllü olarak ders vermeye ayırırdı. Özellikle hafta sonları Cumartesi ve Pazar sabahları erken saatlerden itibaren, Fatih’teki kimi camilerin imam odalarında ya da son cemaat mahfillerindeki bu mütevazı ders halkalarının, modern dönemde klasik ilim geleneğini sürdürme gayretinin ürünleri olarak hatırlanması gerekir. İslami ilimler eğitiminin henüz son yıllardaki kadar yaygın ve destek gören bir mahiyet taşımadığı zamanlarda özellikle klasik Arapça öğretiminin bu gibi fedakâr hocaların görünmeyen gayretleriyle yaygınlık ve mesafe kat ettiği kuşkusuzdur.
Okuma ve öğrenmede olduğu gibi araştırma ve yazma konusunda da çok titiz bir insandı. Rastladığı her bilgiyi, her ayrıntıyı ince ince tahkik etmek ister, bu konuda ihtiyatı asla elden bırakmazdı. Belki de bu ihtiyatı sebebiyle emsallerine ve birikimine göre beklenenden daha az yazmıştır. İmrenilecek güzellikte bir not tutma ve yazı yazma kabiliyeti vardı. Kitapları mütalaa ederken metin kenarlarına aldığı notlar, bilgi fişi olarak kaydettiği hususlar, bugünkü imkânlarla taratılsa bilgisayara hatasız aktarılır herhalde. Olaylara çok zengin ve kapsamlı bir perspektifle yaklaştığı için, hiç kimsenin aklına gelmeyecek bağlantı ve soruların sahibi olurdu. İlgilendiği konularla, okuduğu meselelerle ilgili derinlemesine bilgi edinmekten üşenmez, geniş ilgi alanına uygun olarak güncel literatürü takipte de elinden gelen gayreti gösterirdi. Yüksek lisans ve doktora tezinde etraflı biçimde üzerine çalıştığı İbn Haldun’un tahkikçi yaklaşımı belki de bu yönüyle onu kendisine çekmişti. Tarihsel olaylara zengin ve kapsamlı bir bakışla yaklaşarak görünenin ötesinde anlamlar keşfetme arayışı, metin üretme konusundaki aşırı titiz ve mükemmeliyetçi tavrıyla birleştiği için, zor ama muhkem yazardı. Doktora sonrasında, İbn Haldun’la olan meşguliyet alanını bir ölçüde aynı dönemin insanı ve önemli bir tarihçi vasfını da taşıyan Sehâvî üzerine yoğunlaştırma niyetindeydi. Yapacağı araştırmanın ana hatlarını ve çerçevesini hazırlamış, konunun boyutlarını belli ölçüde belirleyerek bazı sunumlarla somut hale getirmeye çalışıyordu. Ancak kendisine rahatça akademik çalışma imkânı bırakmayan yoğun hastalık süreci sebebiyle bu konuda şahsen çok ilerleme fırsatı bulamadı. Şükür ki, Sehâvî konusunu çalışacak gayretli bir öğrenciye, Büşra Kaya’ya doktora tez danışmanlığı yaparak bir nebze olsun bu konuya olan ilgisini kayda geçirmiş oldu.

Yazdığı her cümlenin hesabını önce kendisine verdiğinden, onun metinleri üzerinde tashih okuması yapanlara, eksik ya da fazla yazılan harfleri düzeltmekten başka pek bir iş kalmazdı. Hem yüksek lisans hem de doktora çalışmasında tez yazımının son aşamalarında birlikte çok vakit geçirdik. Benim mütevazı öğrenci evimde o gün için fazla yaygın olmayan masaüstü Macintosh bilgisayar bulunduğu için tezlerin dizgisinde ve tashihinde yoğun olarak yardımlaştık. Ben çoğu kere bu iş birliğindeki katkımı, ondaki yavaşlığı harekete geçirme gayreti olarak görürdüm. Zira zaten yazmışsa mutlaka yayıncılık tabiriyle “temiz” yazardı. Eleştirisini ve tashihini içinden kim bilir kaç kere yapmış olarak okurduk onun cümlelerini. Bu sebeple İbn Haldun’un teorileri ve tarih anlayışı üzerine yaptığı çalışmalar, bu konudaki İbn Haldun metinlerinin güvenilir bir aktarımını ve tasvirini içerir. Yorumlama konusunda çekingenlik gösterse de Yavuz Hoca’nın aktardığı bilgiler, bizim soracağımız pek çok teyit sorusunu zaten içinde barındırır ve cevaplar. Onun telif konusundaki titizliğini 2000’li yılların ortalarında uzun yıllarımızı alan ortak çalışmamız İbn Haldun ‘un Mukaddime’sinin Osmanlı Tercümesinin neşri sürecinde daha da yakından müşahede ettim. Bilim ve Sanat Vakfı’nda bir proje olarak başladığımız bu neşir faaliyetinde, Halit Özkan ve M. Cüneyt Kaya ile 6 yıl boyunca Yavuz Hoca’nın titiz ve dikkatli uzmanlığı eşliğinde Pîrîzâde ve Ahmed Cevdet Paşa’nın ortak ürünü olan Türkçe tercümeyi Latin harfleriyle yayınladık. İlk baskısı Klasik Yayınları ve ikinci baskısı Yazma Eserler Başkanlığı tarafından yapılan üç ciltlik bu önemli tercümeyi farklı nüshaları mukabele ederek satır satır okuduk, her bir kelimenin doğru okunuşu için uzun saatler boyunca müzakerelerde bulunduk. Ortaya çıkan soru ve sorunların nihai çözümü, konunun uzmanı sıfatıyla hep Yavuz Hoca’ya kalırdı mecburen. O, bütün bu sorunları dikkatli ve sabırlı bir çalışmayla mutlaka sonuca kavuşturur, takibini yapar ve bütün bunları bir ibadet aşkı ve teslimiyetiyle engin bir mahviyetle buluştururdu. İlmi tespitleri ve vardığı sonuçlarda her zaman mütevazı bir üslupla meseleleri ortaya koyardı. Nitekim, Mukaddime’nin Osmanlı tercümesi neşrine giriş olarak yazdığı makalede ortaya koyduğu pek çok ayrıntılı ve orijinal katkı içeren değerlendirmeyi onun adına daha fazla görünür kılma konusunda kendisiyle çok mücadele ettiğimi hatırlıyorum.

Yavuz Hoca, genel tavrı itibariyle sessiz ve içe dönük bir intiba vermesine karşılık gerçekte etrafıyla, ilişki içinde olduğu akranlarıyla, hocalarıyla ve ilim çevreleriyle çok vefalı bir bağlantıya sahipti. Mutlu ve hüzünlü günlerde arkadaşlarının ve yakınlarının yanında olmaya, istifade ettiği hoca ve arkadaşlarını çeşitli vesilelerle ziyarete özel bir önem gösterir; ahvallerini takip ederdi. Fatih Camii’ne mücavir olmanın ve o semtlerin sakini olmanın hakkını verirdi. Maddi durumuyla mütenasip olmayacak biçimde cömert ve ikram sever bir tabiatı vardı. Bu yüzden özellikle işkembecide kendisini tabii ev sahibi gibi görerek hesabı asla başkalarına bırakmak istemezdi. Dünyalıkla işi hiç olmadı, para ve geçim kaygısı onda hiçbir iz bırakmadı. Gönül zenginliğiyle diğer bütün zenginliklere sahip olmayı başardı.

Akranlarına göre biraz daha geç evlenmesine rağmen, evlilik hayatına da sahip olduğu güzel hasletleri büyük bir hevesle yansıttığına, eşine büyük bir sevgi ve saygı beslediğine, biricik kızı Hatice Şevval’e derin bir bağlılık içinde olduğuna onu tanıyanlar yakından şahittir. Son yıllarda duçar olduğu hastalık sürecinde, tanıdığımız Yavuz’da herhangi bir değişiklik şöyle dursun, o, sanki daha mütevekkil, kadere daha fazla teslimiyet gösteren bir halete bürünmüştü. Hastalığın teşhisinden ve özellikle ilk ameliyatından sonra kabullenmek zorunda kalacağı yeni yaşam biçimini sükûnetle ama yılgınlığa ve karamsarlığa düşmeden karşıladı. Akademik çalışmalarını, sosyal faaliyetlerini, hastalığını bahane etmeden sürdürmeye gayret etti. Bu zorlu süreçte de onun, şikâyet eden, sızlanan, ümitsizliğe düşen bir anına rastlayan olmamıştır sanırım. Kıymetli eşi Rümeysa Hanım, evlilikleriyle neredeyse yaşıt olan 11 yıllık bu meşakkatli dönemi büyük bir fedakârlık ve adanmışlıkla karşıladı. Kendi tabiriyle önemli bir kısmı hastane havası soluyarak geçen bu zorlu süreçte, peş peşe ikiz evlatlarını kaybetmenin ıstırabını da genç gönüllerinde taşıyarak bir kat daha olgunlaştılar. Rümeysa Hanım bu yazının ilk halini okuduğunda Yavuz Hoca’nın hastalık öncesi dönemdeki hayat zenginliğine şahit olamamaktan duyduğu eksikliği üzülerek ifade etti. Zira onun payına, evliliklerinden kısa süre sonra zuhur eden zorlu hastalık döneminde eşine refakat etme ve çetin bir hayat sınavı düşmüştü. Hastanede geçirdikleri zamanlar ve özellikle son günlerindeki haliyle tanıdığı Yavuz Hoca için “şehit” tanımlamasını gönül rahatlığıyla yaparken onunla olan yol arkadaşlığını “bir lütuf” olarak gördüğünü ifade etmekten kendisini alamadı. Yavuz kardeşim, hastalık sürecinin her aşamasında ama özellikle zorlu son günlerinde, kendisinin başkalarına gösterdiği vefa ve fedakârlığın bir benzerini başta eşi ve kızı olmak üzere eşinin yakınlarından, dostlarından ve İstanbul İlahiyat’taki mesai arkadaşlarından görerek bu dünyadan uğurlandı.
O, hiç kimseye yük olmadan yaşadı, sınavını derin bir tevekkülle yüklenerek ama başkalarına yansıtmadan vermeye çabaladı ve Allahu a‘lem muvaffak oldu. Hayatta iken kurduğu nezih ve nazik ilişkileriyle bize her zaman ötelerden bir esinti taşırdı, hastalık ve vefatı sürecinde de bu mütevekkil ve melek-tabiatıyla bizi hayretler içinde bırakarak 2 Aralık 2021 Perşembe günü tertemiz bir çehre ile aramızdan çekildi.
Allah ona en geniş rahmetiyle muamele eylesin.

EKLER
1. Halit Özkan tarafından Yavuz Yıldırım Hoca’nın vefatı için yazılan tarih beyti (tarih ikinci satırda gizli)
Ecele dek sürdü gitti bir kulda mihnetin demi
Nice deryalardan geçti sabrile şu sessiz gemi
1444-1=1443
اجله دك سوردى كيتدى بر قولده محنتك دمى
نيجه دريالردن كجدى صبريله شو سسز كمى
(١٤٤٤-١=١٤٤۳)
2. Yavuz Yıldırım’ın Biyografisi (01.07.1966 – 02.12.2021)
1966’da İstanbul’da doğdu. 1984’te İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nden, 1988’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Anabilim Dalı’nda “İbn Haldun’un Metodu ve Umran Teorisi” başlıklı teziyle yüksek lisans (1990) ve “İbn Haldun’un Bedâvet Teorisi” başlıklı teziyle doktora (1999) eğitimlerini tamamladı. İbn Haldun’un tarih metodu, İslam tarihyazıcılığı, Osmanlı tarihyazıcılığı, İslam öncesi Arap tarihi konularında çalışan Yıldırım, 2001’den vefat ettiği 2021 yılına kadar İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Evli ve bir çocuk babası idi.
3. Yavuz Yıldırım’ın Eserleri
Kitap
İbn Haldun, Mukaddime: Osmanlı Tercümesi, I-III, İstanbul: Klasik, 2008 (Sami Erdem, Halit Özkan ve M. Cüneyt Kaya ile birlikte. Bu eser 2015’te Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı tarafından da yayımlanmıştır).
Makale/Kitap Bölümü
“18. Yüzyılda Bir Tercüme Serüveni: Pîrîzâde Mehmet Sâhib ve Mukaddime Çevirisi”, Sahn-ı Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası: Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler XVIII. Yüzyıl, ed. Ahmet Hamdi Furat, Nilüfer Kalkan Yorulmaz, Osman Sacid Arı, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2018, c. II, s. 285-300 (Tuba Yıldız’la birlikte)
“Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Devlet Başkanlığı”, Vahyin Nüzulünün 1400. Yılında Hz. Muhammed (s.a.v.) -Milletlerarası İlmi Toplantı-, İstanbul: İSAV Yayınları, 2011, s. 189-198.
“Osmanlı’nın İbn Haldun Yorumu: Mukaddime Tercümesi”, Günümüzde İbn Haldun Düşüncesi ve Sosyal Bilimler, İstanbul 2009.
“Giriş: Mukaddime’nin Osmanlı Tercümesi”, Mukaddime: Osmanlı Tercümesi, İstanbul: Klasik, 2008, s.XV-XXXVI.
“Bir Klasiğin Yorumlanarak Aktarımı: İbn Haldun’un Mukaddime’sinin Osmanlı Dönemi Türkçe Tercümesi”, Medeniyet ve Klasik, ed. Sami Erdem, Nurullah Ardıç, İstanbul: Klasik, 2007, s. 383-398.
“Mukaddime’nin Osmanlı Dönemi Türkçe Tercümesi”, Dîvân: İlmî Araştırmalar, sy. 21 (2006), s. 17-33.
“İbn Haldun’un Tarih Metodolojisi”, Geçmişten Geleceğe İbn Haldun (Vefatının 600. Yılında İbn Haldun’u Yeniden Okumak – 3-4 Haziran 2006), İstanbul: İSAM Yayınları, 2006, s. 341-352.
“[Sempozyum Değerlendirmesi:] Geçmişten Geleceğe İbn Haldun (Vefatının 600. Yılında İbn Haldun’u Yeniden Okumak – 3-4 Haziran 2006) Uluslararası Sempozyum”, Dîvân: İlmî Araştırmalar, sy. 21 (2006), s. 249-253.
“İzmirli İsmail Hakkı’nın İslam Tarihyazıcılığı İle İlgili Bir Yazma Eseri: İnceleme ve Çevrimyazı”, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 12 (2005), s. 105-130.
“Şemseddin Günaltay’ın İslam Tarihi ve Tarihyazıcılığına Bakışı”, Cumhuriyet’in Kuruluşunun 80. Yılı Paneli 26 Ekim 2004, İstanbul 2004, c. I, s. 5-63.
“İslam Öncesi Arap Yarımadasında Çocuk Öldürme Olgusu”, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 7 (2003), s. 79-111.
“Türkçe’de İbn Haldun Üzerine Yapılan Çalışmalar”, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 4 (2001), s. 139-174.
Danışmanlığını Yaptığı Lisansüstü Tezler
Şerife Nur Acar, İslam Öncesi Medine Tarihi ve Kadının Yeri, Yüksek Lisans Tezi, 2021.
Basri Çetin, Asr-ı Saadet’te Suffe: Doğuşu, Önemi ve İşlevi, Yüksek Lisans Tezi, 2019.
Rumeysa Şensoy, Meşihat Arşive Belgelerine Göre Hüdavendigâr Vilayeti Kütahya Sancağı Uleması (1850-1923), Yüksek Lisans Tezi, 2019.
Abdurrahim Akmaz, Sri Lanka’da İslamiyetin Yayılışı, Yüksek Lisans Tezi, 2019.
Fatma Cankurtaran, Ensar Hanımları, Yüksek Lisans Tezi, 2019.
Muhammad Abbas, Hz. Muhammed Dönemindeki Savaşlarda Şehit Olan Sahabiler, Yüksek Lisans Tezi, 2017,
Büşra Sıdıka Kaya, Sehâvî’nin ed-Dav’u’l-lâmi‘Adlı Eseri Bağlamında IX./XV. Asır Kahire’sinde Bilgi ve Toplum, Doktora Tezi, 2017.
Mouhamed Gueye, XIII. Yüzyıldan XVI. Yüzyıla Kadar Batı Afrika’da İslamiyet’in Yayılışı, Yüksek Lisans, 2016.
Menderes Velioğlu, Cebeciler Kethüdâsı Esirî Hasan Ağa’nın Osmanlı Askerî Teşkilatına Dair Görüşleri, Yüksek Lisans Tezi, 2013.
Bu yazı İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin 2023 yılına ait e-Bülteninden (s. 117-125) alınmıştır. İlgili belgeye ulaşmak için tıklayınız.
