Skip to content Skip to footer

“Çağrı” ve “Allah’ın Elçisi”nde Arap-Fars İzleri

“Çağrı” ve “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi” Filmlerinde Arap – Fars Geleneğinin İzleri

Dr. Zeynep Özel

Yayınlandıkları dönemde hem kurgusal olarak hem içerik açısından oldukça ses getiren Mustafa Akkad’ın “Çağrı” Filmi ve İranlı yönetmen Mecîd Mecidî’nin “Hz. Muhammed” filmi beğenilerle birlikte tartışmalara da sebep olmuştu. Bu filmlerde kendini gösteren, Hz. Peygamber’in temsilinde Arap-Fars üslûp farkının kökleri yüzlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Şairler ve sanatçılar Hz. Muhammed’in görsel temsilinde farklı yöntemler kullanmışlardır. Arap geleneğinde, Tirmizî’nin Hz. Muhammed’in dış görünüşünü, kıyafetlerini, yemesini içmesini, ahlakını yazılı olarak tasvir eden eş-Şemâilü’n-Nebeviyye adlı eseriyle başlayan Hz. Muhammed’i tavsif geleneği, Fars kültürü etkisindeki bölgelerde, zaman zaman Hz. Muhammed’i betimleyen minyatürlere ilham vermiştir. İslâm edebiyatı ve sanatında, Arap şair ve nakkaşların eserlerinde, Hz. Muhammed’in temsili daha tenzih edici, soyut ve mesafeli bir üslûp taşırken, Fars geleneğinde bu temsilin daha teşbih edici, tasvir edici ve yer yer cüretkâr olduğu görülür.

İslam’ın ilk coğrafyası olan Ortadoğu’da tasvir sanatları uzun bir geçmişe sahiptir. İran’da bu geçmiş Babeliyan ile Ahamenişler (Pers İmparatorluğu) dönemine kadar gitmekte, Mısır’da da M.Ö. 6000 – 3150 civarı kaya duvarlara kazınmış figürlere rastlanmaktadır. Ancak İslami dönemde resim sanatı, özellikle de insan resimlemek tartışmalı hale gelmiş, İslâm âlimleri dindeki özel konumları sebebiyle peygamberlerin sûretinin yapılmasını câiz görmemiştir. Bununla birlikte yine de Hz. Muhammed’in tasvir edildiğini görmekteyiz. Bu tasvirlere dair ilk bulgumuz, Horasan bölgesinden Gazneli el-Biruni’nin, 1000 yılında yazdığı Kitabu’l-âsâri’l-bakiyye an kurûni’l-hâliye’de yer alan ve Hz. Muhammed’in Arafat dağında verdiği Veda Hutbesi olarak tanıtılan minyatürdür. Daha sonra çeşitli eserlerde benzer minyatürlerin çizildiği görülmektedir. Ama bu minyatürlerde çoğu kez Hz. Muhammed’in yüzü bir peçeyle kapatılır.

Bununla birlikte konuyla ilgili, İslam dünyasında Arap – Fars edebiyatı ve sanat geleneklerinde belli oranda bir farklılık göze çarpar. Arap sanatı resimden, teşbih ve tasvirden kaçınmaya daha yatkın bir görüntü sunarken, Fars sanatı teşbih ve tasvire daha açıktır. Bu farklılığın, İslam öncesi köklerinin olduğu anlaşılmaktadır. Arap itikadının hakîm olduğu geleneksel bölgelerde, her varlığın içinde bulunan ilahi lütfa duyulan saygı sebebiyle canlı varlıkların resminin yapılması hoş görülmemiştir. Ancak İranlılar, Arî kavimler ve Moğollar için tasvir etmek oldukça doğaldır. Zamanla bu arzu, minyatür sanatının yaygınlaşmasına sebep olmuş ve İran minyatürü Çin resmine dayanarak çizgi ve tasvirin mükemmel bir şekilde birleşmesiyle oluşmuştur.

Edebiyat alanında da benzer bir farklılaşmaya tanık olunur. Fars edebiyatı içinde yazılan eserlerde örneğin mi‘râciyyelerde edebi sanatların yoğun olarak kullanıldığı ve bu eserlerde teşbih ve tasvir edici üslûbun Arap edebiyatına göre daha çok tercih edildiği görülür. 11. yüzyılda Horasan bölgesinde[1] yaşayan Gazneli Hakîm Senâî mi’râciyyesinde, Hz. Muhammed’i, önceki Arap şairlerden çok daha teşbih ve tasvir edici bir üslûp ile mitolojik figürlerle ele almıştır. Buna karşılık, Arap edebiyatında karşımıza çıkan mi‘râciyye örneklerinde, mi‘râçtaki Hz. Muhammed hakkında son derece temkinli ve tenzih edici bir üslup kullanılmıştır.

Bu sanatsal farklılığın izlerini Arap asıllı Mustafa Akkad’ın “Çağrı” filmi ve Fars asıllı Mecîd Mecîdî’nin “Hz. Muhammed” filminde de sürmek mümkündür.

İki Yönetmenin Kişisel Arka Planları

Biri Halep’te diğeri Tahran’da doğan iki yönetmen de dindar ailelere mensuptur. 1930’da Halep’te doğan Mustafa Akkad üniversite çağına geldiğinde, sinema eğitimi almak üzere Kaliforniya Üniversitesi’ne gitmeye karar verir. Babası, gitmesini istemese de yola çıkarken oğluna hediye ettiği Kur’an-ı Kerim, ömrü boyunca Akkad’a eşlik etmiştir. Öğrenimi sırasında Elhamra hakkında bir film hazırlayarak üniversitede birincilik ödülü kazanan Akkad, Kaliforniya Üniversitesi’nde lisansüstü çalışmalarını tamamlar ve doktora sonrası Amerikalı yönetmen ve yapımcı Alfred Hitchcock’un asistanıyken Hollywood’un ilgisini çekecek filmler yapmaya başlar. Akkad’ın ilk büyük uluslararası başarısı, başrollerinde Anthony Quinn ve Irene Papas’ın oynadığı Çağrı (1976) filmi ile olur. Mustafa Akkad, büyümekte olan çocuklarına, İslâm’ı sevdirmek için ne yapabilirim diye düşünürken Çağrı filmini çekmeye karar vermiştir. Hollywood standartlarını aratmayan çekim teknikleri, Anthony Quinn ve Irene Papas gibi önemli oyunculara yer vermesi; iki ay boyunca, İslam tarihi okuyarak Fas’ın çöllerinde yaşayan Maurice Jaree’in yaptığı film müziği filmin başarısını arttırmıştır. Akkad, Çağrı filminde Hz. Muhammed‘in hayatını anlatmakla kalmamış, Hz. Peygamber’in evrensel mesajları ile İslam’ın temel ilkelerinin, eşitlik ve adalet gibi kavramların altını çizmiştir. Akkad’ın filmi çekmesi kolay olmamıştır. Beş sene boyunca Arap dünyasında filmi için sponsor aramış, nihayetinde Kuveyt, Libya ve Fas üçlüsünü proje için finansman olmaya ikna edebilmiştir. Ezher Üniversitesi ve Lübnanlı âlimlerin de katkılarıyla gözden geçirilen senaryoya rağmen, Suudlu yetkililer, Hz. Hamza’yı canlandıran Antony Quinn’in Hz. Muhammed’i canlandırdığına dair ön yargıları ve filmde müzik kullanılmasının caiz olmadığı yönündeki gerekçeleri sebebiyle desteğini çekince, film Libya lideri Kaddafi’nin desteği ile tamamlanabilmiştir. Akkad 2005 yılında El-Kaide tarafından yapılan suikast ile öldürülmüştür.

Konumuz olan diğer film “Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi”nin yönetmeni Mecîd Mecîdî ise 1959 yılında Tahran’da doğmuştur. Mustafa Akkad gibi oldukça dindar bir ailenin çocuğu olarak 9 yaşında Kur’an okumayı öğrenmiştir. Sinemaya ilgisi sonucu üniversitede Güzel Sanatlar Fakültesini bitirmiş, “Cennetin Çocukları” adıyla bilinen filmiyle İran adına ilk yabancı film Oscar’ını kazanmıştır. Mecîd Mecîdî Hz. Peygamber’in 12 yaşına kadar olan çocukluk dönemini konu alan Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi filminin çekimleri esnasında, 2013 yılında Meridyen Derneği’nin davetlisi olarak İstanbul’a geldiğinde, bizim de katıldığımız bir toplantıda, o dönemki karikatür krizinden sonra Batı’ya Hz. Peygamber’i doğru bir şekilde tanıtmak istediğini söylemişti.

 Bu iki yönetmenin, yukarıda dikkat çektiğimiz Arap-Fars edebiyatındaki üslûp ve tematik farklılığın izlerini sürdüklerini görmekteyiz. Çağrı filmi Hz. Peygamber’in hayatı ile ilgili çekilen ilk filmdir ve Mustafa Akkad senaryoda Hz. Peygamber’in klasik kaynaklarda yer verilen hayat hikâyesine büyük ölçüde bağlı kalmış ve filmin başlarında, senaryonun İslam Tarihçileri, Ezher Üniversitesi âlimleri ve Lübnan’da toplanan İslam Kongresi üyelerince onaylandığı bilgisine yer vermiştir (4.38 – 4.48).[2] Mecîd Mecîdî ise filmin giriş kısmında, Hz. Muhammed’in şanlı kişiliğini kendi bakışıyla ele aldığını söylemiştir (0.4 – 0.11). Filmin senaryosunda, yer yer klasik siyer kaynaklarından uzaklaştığı görülmektedir.

Mustafa Akkad, Arap ekolünün tenzih edici üslubunun devamı olarak, Hz. Peygamber’i hiçbir şekilde göstermemiş, kamera açıları ile bu açığı kapatmayı başarmıştır. Ancak bu durum bazı yanlış anlaşılmalara da sebep olmuştur. Örneğin Bedir savaşının komutanı Hz. Peygamber olmasına rağmen filmde Hz. Hamza öne çıkmıştır. Mecîd Mecîdî ise Fars üslubunun devamı niteliğinde, Hz. Peygamber’in çocukluk dönemini ele almanın da verdiği rahatlıkla, arkadan saç ve siluetinin görüldüğü, sesinin duyulduğu sahnelerle teşbih ve tasvir edici bir üslubu tercih etmiştir.

Bu iki filmde, Hz. Peygamber’in temsilini üç ana özellik üzerinden karşılaştırabiliriz:

1-Beşer Olarak Hz. Peygamber

Gerek Hz. Muhammed ve gerekse Kur’an ayetleri, Hz. Muhammed’i hem bir peygamber ve hem de bir beşer olarak nitelemiştir. Konumuz olan “Çağrı” filminde, Hz. Peygamber’in normal bir insan oluşuna sıkça dikkat çekilmektedir. Örneğin bir grup Müslümanın Habeşistan kralı Necâşî’yi ziyaret ettiği sahnede, Necâşî gruba, Hz. Muhammed’in önünde eğilip eğilmediklerini ve mucizelerinin olup olmadığını sormuş, heyet Hz. Peygamber’in beşeriyetini vurgulayarak onun mucizesinin Kur’an-ı Kerim olduğunu belirtmişlerdir (50.52 – 51-10). Yine bir başka sahnede de benzer bir vurgu dikkat çeker. Hz. Muhammed ve Hz. Ebubekir’in Hicret esnasında Mekke’den çıktıkları yolculukta Medine’ye gelişleri beklenirken, bekleyenler arasında bulunan Hz. Hamza, Hz. Peygamber’in her zaman “Ben de bir insanım” dediğini hatırlatarak, hiçbir insanın bu sıcağa dayanamayacağını söylemektedir (1.12.50 -1.13.00). Medine’de Hz. Peygamber’in de mescidin yapımında çalıştığı bir sahnede, Hz. Hamza ondan çalışmayı bırakmasını, onun artık 53 yaşında olduğunu söyleyerek talep eder (1.19.00 – 1.19.20). Bütün bu sahneler, Hz. Muhammed’in sıcaktan etkilenen, yaşlanan, yorulan bir insanoğlu olduğunu hatırlatıcı işlevlere sahiptir. Yine filmde Hz. Peygamber’in iş birliğine ve başkalarının fikirlerine açık olduğuna dair atıflar da vardır. Örneğin Medine’ye hicretten sonra Müslümanların Mekke’de kalan mallarının müşriklerce yağmalanması üzerine, Hz. Hamza Hz. Peygamber’i bu saldırı karşısında savaşa ikna etmeye çalışır ve başarılı da olur (1.28.00 – 1.30.00).

“Hz. Muhammed” filminde ise Mecîdî, Hz. Peygamber’in doğumundan itibaren onun mucizevi özelliklerine yer vermektedir. Hz. Peygamber’in beşeri özelliklerinin en belirgin olduğu sahne Hz. Peygamber’in annesinin vefatından sonraki hastalandığı dönemdir (1.50.38 – 1.50.50).

2– Eşitlik ve Adaletin Temsilcisi Hz. Muhammed

Çağrı filmi Hz. Peygamber’i sıkça bir insan olarak takdim etmeye çalışırken siyer kaynaklarının sundukları bilgilerle de örtüşür şekilde onun eşitlik, adalet gibi konulara ne kadar önem verdiğine sıkça değinir. Filmdeki bazı tebliğ sahneleri de bu kavramlar üzerine kurulmuştur. Örneğin Ammar, ailesine İslâm’ı anlatırken Hz. Peygamber’in kimsenin açlıktan ölmemesini, güçlülerin zayıfları, zenginlerin fakirleri ezmemesini, genç kızların zorla evlendirilmemesini, kız çocuklarının gömülmemesini öğütlediğini söyler ve kölelikten gelen fakir insanlar olan anne babasını etkilemeyi başarır (24.10 – 24.48). Ammar’ın söyledikleri tam olarak onların toplumsal dertleriyle örtüşür.

Filmde vurgulanan insanlar arası eşitliğe dair en vurgulu sahnelerden biri, eskiden köle olan Bilal’in ezan okumak için mescidin çatısına çıkıp diğer Müslümanları namaza çağırdığı sahnedir (1.22.00 – 1.23.00). Ezan okumak gibi istisnai ve ayrıcalıklı bir görev eski bir köle tarafından icra edilmektedir. Hz. Peygamber’in isteği ile Hz. Hamza’nın Bedir savaşında alınan esirlere, Müslümanların kendi yemek ve sularından vermeleri, yürürken onlarla yürümelerini istediği sahne de bu temsile örnektir (1.52.00 – 1.53.15).

 Hz. Muhammed filminde ise siyer kitaplarında geçmese de Hz. Peygamber’in çocukluğunda, kızını gömmek üzere olan bir babaya, bebeğini kucaklayıp “Gözleri sana benziyor” dediği ve bebeğin kurtulduğu sahne (2.12.50 – 2.13.10), Şam’da Rahip Bahira ile karşılaşma sahnesinde, dışarda ayaklanmış halkı işaret ederek “Neden halkınıza kendinize davranılmasını istediğiniz gibi davranmıyorsunuz” diye sorduğu sahne (2.23.10 – 2.23.17), bir süre kendisine sütanneliği yapmış olan Ebu Leheb’in Süveybe isimli kölesini satılmaktan kurtardığı sahne (2.08.00 – 2.08.20) örnek gösterilebilir. Filmde sık sık Hz. Muhammed’in çocukluk döneminde ne kadar yardımsever olduğu da vurgulanmaktadır.

3-Mucizeleriyle Hz. Muhammed

“Çağrı” filmi Mısır’ın o dönemde etkin olan gerçekçi ve sosyal içerikli filmler akımına uygun olarak Hz. Peygamber’in mucizelerini hassaten vurgulamaz ve duygulardan çok akla hitap eden bir anlatımı tercih eder. Örneğin filmde, hicretten bir sene önce gerçekleşen İsrâ ve Mi‘râc hadisesine hiç değinilmemiştir. Buna karşın, Hz. Peygamber’e Hira dağında gelen ilk vahiyde Kur’an’ın ilk ayetlerini alması aslında büyük bir mucizedir.

Genellikle kaynaklar mucizevi bir olay olarak aktarılan, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret yolunda Hz. Ebubekir ile birlikte sığındığı Sevr mağarasının girişine örümceğin ağ örmesi ve bir güvercinin yuva yapmasıyla, kendilerini takip eden Mekkelilerin gözlerinden saklanmaları, filmde bir mucize olarak özellikle vurgulanmaz ve “Hz. Peygamber bu kadar kolay öldürülemez” yorumuyla ele alınır.

Mecîd Mecîdî’nin sinema dili ise, Hz. Muhammed’in çocukluğunu, mucizelerle ve ikonik bir anlatımla ele almaktadır. Bunun bir sebebi de Mecîdî’nin sık sık diğer peygamberlerle ilgili filmlere dikkat çekmesi ve o filmlerdeki ikonik sahnelerin İranlı yönetmene verdiği ilham olabilir. Mesela Mecîdî, Hz. Muhammed filminin ilk sahnelerindeki Fil hadisesini, siyer kaynaklarındaki anlatıma uygun olarak ele almış ama son derece epik bir anlatım tercih ederek, Fil hadisesini anıtlaştırmıştır.

Ancak filmde yer verilen diğer mucizelere dair sahnelerin çoğu, siyer kaynaklarında yer almamaktadır. Hz. Peygamber’in doğumunda Yahudi din adamlarının doğan bir yıldız sebebiyle, müjdelenen peygamberin doğduğunu fark etmeleri ve tüm yeni doğan bebekleri araştırmaları kaynaklara uygundur. Ancak tüm film boyunca Yahudi din adamlarının Hz. Peygamberin izini sürmesi, onu takip etmeleri, bu takibin adeta polisiye bir hadiseye dönüşmesi abartılı bir anlatım olmuştur. Yine Hz. Peygamberin beyaz örtüsü ve kıyafetiyle Hz. Amine’nin kucağında parlak bir ışık gibi göründüğü doğum sahnesi etkileyici olsa da, Hıristiyan sanatındaki Hz. İsa ve Hz. Meryem figürlerini anımsatmasıyla (36.00 – 37.15) fazlasıyla teşbih ve tasvir edici bulunabilir.

Mecîdî’nin filminde yer alan bir başka sahnede yer alan, küçük Muhammed’i emzirmeye başlamasıyla sütannesinin sütünün çoğalması ve Hz. Halime’nin evinde bolluk bereketin artması klasik kaynaklarda yer almaktadır. Ama Hz. Halime’nin hastalandığı sahnede henüz küçük yaştaki Hz. Peygamber’in onu sıvazlayarak iyileştirdiği sahne kaynaklarda yer almamakla birlikte, Hz. İsa’nın elle sıvazlayarak iyileştirme mucizesini anımsatmaktadır.

Yine Mecîdî’nin filminde geçen, Hz. Peygamber’in Şam kervanıyla giderken başının üstündeki bulut ve Rahip Bahira tarafından fark edilmesi kaynaklara uygundur. Ama Rahip Bahira’nın uyarısıyla seyahatten vazgeçtikleri dönüş yolunda, Hz. Peygamber ve kervanının, deniz kenarındaki bir uçurumda, putun önünde tanrılara kurban edilmek üzere bekletilen bir kadın ve çocuğunu gördükleri sahne de abartılıdır. On iki yaşlarındaki Hz. Peygamber’in bu kurbanları kurtarması ve ardından aç olan halkın üzerine balıkların yağması On Emir filmindeki dalga sahnesi ile Hz. Musa’yı, ayrıca binlerce kişiyi iki balık ve birkaç somunla doyuran Hz. İsa’yı (Matta 14:13-21) anımsatmaktadır (2.35.00 – 2.40.00).

Mustafa Akkad’ın mucizeleri öne çıkarmak istemediği, Mecîd Mecîdî’nin ise filmini mucizeler üzere kurduğu görülmektedir.

Hâsılı modern dönemlerin yedinci sanatı olarak kabul edilen sinema bağlamında, Arap bir yönetmen olan Mustafa Akkad’ın filmi Çağrı İle İranlı yönetmen Mecîdî’nin Hz. Muhammed filmlerini mukayese ettiğimizde bu üslup farkının devam ettiği görülmektedir. Akkad, alanında çekilen ilk film olması ve üzerindeki kamuoyu baskısı sebebiyle de Hz. Peygamber’in siyeri ile uyumlu bir şekilde konuyu işlemeye çalışmıştır. Akkad, dönem sinemasındaki “Mısır Gerçekçiliği” akımının da etkisiyle, duygulardan ziyade akla hitap eden, Hz. Peygamber’in mucizelerine neredeyse yer vermeyen, İslam’ın eşitlik, adalet gibi ilkelerini öne çıkararak sosyal içerikli bir film inşa etmiştir. Özellikle filmin müziği, son bölümdeki tavaf sahneleri, farklı Müslüman ülkelerdeki cami, cemaat ve ezan sahneleriyle seyirciyle duygusal bir bağ yakalayabilmiştir.

Mecîd Mecidî ise sanatta geleneksel Fars üslubunu devam ettirmiş, film başlarken muhayyilesindeki peygamber temsilini ölçü aldığını belirtmiş, Hz. Peygamber’in çocukluk çağının sırttan, yan profilden ve sesiyle temsiline olanak vermiştir. Böylece özgün bir anlatım yakalayabilse de bu temsil dünya çapında tepkilere sebep olmuştur. Hz. Peygamber’in siyerinde yer almayan ikonik ve abartılı mucize sahneleri, filmin senfonik müzikleri ve Hz. Peygamberin çocukluk çağında Yahudi din adamlarının peşine düştüğü gerçekte olmayan uzun sahneler diğer eleştiri konularıdır. Mecîdî’nin Hollywood standartlarını yakalama iddiası olmayan pastoral sahneleri, Hz. Amine ile gittiği Yesrib sahnesi, eteğinin takıldığı diken sahnesi ve son sahnedeki nehre sokulan ellerin yer aldığı biat sahnesi ise beğenilen ve akılda kalan sahnelerdir. Sonuç olarak istisnai sahneler dışında Mustafa Akkad’ın filminde seyircinin aklına, Mecîd Mecîdî’nin ise betimleyici tarzıyla seyircinin duygularına hitap ettiği görülmektedir.


[1] Horasan Ekolü: (IX.) yüzyıldan itibaren İslâm dünyasında ortaya çıkan tasavvufî akımların en önemlileri Hâris el-Muhâsibî’nin temsil ettiği Bağdat ekolü ile Hamdûn el-Kassâr’ın temsil ettiği Nîşâbur (Horasan) ekolü idi. Bunlardan birincisinde daha ziyade tevhid ve mârifet, ikincisinde melâmet ve fütüvvet konuları üzerinde durulduğu görülür. (Çetin Osman,1998 Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, TDV Yayınları, İstanbul, c. 18, s.234-241) Cezbenin ağırlıkta olduğu Horasan ekolünün de edebiyat ve sanatta teşbih edici üslubu etkilediği düşünülebilir.

[2] Çalışmada belirtilen Çağrı filminin sahneleri için bkz: https://www.youtube.com/watch?v=kp1XTsmfvsQ

 Hz. Muhammed filminin sahneleri için bkz: https://www.yenikaynak.com/muhammed-resulullah-saa.html

Yorumları GösterYorumları Gizle

Bir yorum yazın