Skip to content Skip to footer

Kahire: Bin Minareli Şehre Yolculuk

Meryem Nesibe Dündar

İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Yüksek Lisans Öğrencisi

İbn Haldûn Kahire’ye ilk kez adım attığında gördüğü manzara karşısında büyülenmiş ve bu şehri şöyle tarif etmişti: “Dünya incisini, âlem bahçesini, milletler mahşerini, karınca gibi insanları, İslâm’ın eyvanını ve iktidar koltuğunu gördüm. Çevresinde köşkler ve konaklar görünüyordu. Ufuklarında hankahlar ve medreseler parıldıyordu. Bilginlerden oluşan dolunaylar ve yıldızlar ışıyordu. Nil kıyısı, cennet ırmağını ve gökyüzü sularının kopuş kaynağını andırıyordu… Kalabalıkları yutan şehrin sokaklarında, nimetlerle dolu çarşılarında dolaştım” Yine İbn Haldûn’un naklettiği şu tespit, bizden önce bu şehri ziyaret edenler gibi bizim de pusulamız oldu. “Kahire’yi görmeyen, İslâm’ın yüceliğini anlayamaz.” Bu cümlenin peşine düştüğümüz Kahire yolculuğumuz boyunca zamanın farklı katmanları arasında dolaştık, attığımız her adımda şehir bizi biraz daha derinlerine çekti. İşte İslâm mirasının en canlı şahidi olan bu şehirden bize kalan notlar…

Güne şehrin kuzey kapısı Babü’l-Fütûh’un önünde başlıyoruz. Kapıdan içeri adımımızı attığımız an, 21. yüzyıl ardımızda kalıyor. Kendimizi seyyah gibi değil de sanki yüzyıllar öncesinde yaşıyormuş gibi hissediyoruz. Önümüzde uzanan yol boyunca Fatımîler (909-1171), Memlükler (1250-1517) ve Osmanlılar’ın (1517-1922) izleri birbiri ardına sıralanıyor. İsmini Fâtımî halifesi Muiz li-Dînillâh’tan alan ve bir tarih şeridi gibi uzanan bu yolun adı Muiz Caddesi. Sahip olduğu eşsiz miras sayesinde cadde, 1979 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nde yer alıyor.

Resim 1: Muiz Caddesi

Caddenin hemen başında Hâkim Camii yer alıyor. Bin yıldır zamana direnen Fatımî dönemine ait bu cami sadeliği ve zarafetiyle gönlümüze taht kuruyor. Günümüze kadar çeşitli restorasyonlar geçirip eklemeler yapılan cami, revaklarla çevrili geniş avlusuyla tipik bir Kahire camii. Beyaz duvarları ve kemerleri arasına asılmış yeşil perdeleri camiye hoş bir hava katıyor. Ayrılmak istemesek de ziyaret edeceğimiz mekanların çokluğunu düşününce iki rekat mescit namazı kılıp Hâkim Camii’nden ayrılıyoruz.

Resim 2: Hâkim Camii

Hemen ardından karşımıza, Osmanlı dönemi üslubunu yansıtan Süleyman Ağa Silahdar Camii çıkıyor. Cami ve sebilküttâbdan oluşan Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın emîrlerinden Süleyman Ağa’nın inşa ettirdiği bu küçük külliyeye kapalı olduğu için dışarıdan bakmakla yetiniyoruz. 

Yol boyunca başımızı nereye çevireceğimizi şaşırıyoruz. Camiler, medreseler ve sebiller sağlı sollu caddeyi süslüyor. Şimdi de önümüzde taş işçiliğinin önemli örneklerinden kabul edilen Akmer Camii var. Revaklarla çevrili minik iç avlusuyla bizi karşılayan bu mütevazı ve sakin Fâtımî camii dokuz asırdır zamana direniyor. Hemen ilerisinde caddeyi ikiye bölen bir Osmanlı eseriyle, Abdurrahman Kethüda Mektebi ve Sebili ile karşılaşıyoruz.

Cadde üzerinde ilerledikçe Memlük sultanlarının heybetini derinden hissetmeye başlıyoruz. Önce Zahir Berkûk Camii’ni ziyaret ediyoruz. Berkûk Camii’nin hemen yanında bulunan, caddenin belki de en görkemli yapılarından Kalavun Külliyesi’ne geçiyoruz. Memlük sultanı Kalavun tarafından 1284 yılında yaptırılan külliye; camisi, medresesi, türbesi ve bîmâristanıyla Muiz Caddesi’nin kalbinde yer alıyor. Külliyenin hemen karşısındaki Katade Sebili ise yoldan geçenlerin su ihtiyacını giderme amacıyla Prens Abdurrahman Katade tarafından yaptırılmış.

Resim 3: Berkuk Külliyesi

Yol boyunca sıralanan tarihi yapıların bir kısmı restorasyonda, bir kısmı ise ziyarete kapalı olduğu için ne yazık ki her birini ziyaret etmemiz mümkün olmuyor. Nihayet, İslâm dünyasının halen ayakta olan en eski eğitim kurumlarından birine, Ezher Camii’ne ulaşıyoruz. Taşın tuğlanın dile geldiği, yüzyılların aynı yol üzerinde buluştuğu, medeniyetlerin bir araya geldiği bu caddeden ruhumuz tarihe doymuş bir halde ayrılıyoruz.

***

Güne, İslâm’ın ilk dinî yapılarından biri olan, Mısır’daki ilk İslâmî mabed kabul edilen ve o erken dönem sadeliğinin izlerini taşıyan Amr b. Âs Camii ile başlıyoruz. Amr b. Âs’ın, ordugâhın kurulduğu Fustat’ta inşa edilmesini emrettiği basit bir mimariye sahip olan bu caminin ardından rotamızı o büyük fatihin ve daha pek çok mübarek zatın medfun bulunduğu, “Ölüler Şehri” olarak bilinen Kârafe bölgesine çeviriyoruz. 

Sapsarı, tozlu yol kenarlarında perişan kıyafetleriyle oturan insanlar ve yol boyu sağlı sollu uzanan ev mi yoksa mezar mı olduğu belirsiz yapılar, sürüler halinde gezen zayıf köpekler arasından geçiyoruz. Daracık sokaklardan, araçların giremeyeceği yollardan Amr b. Âs ve Ukbe b. Âmir’in kabrinin bulunduğu küçük bir camiye varıyoruz. Mısır’ın kapılarını İslam’a açan Amr b. Âs ve büyük sahabi Ukbe b. Âmir’in İslam tarihindeki önemlerine yaraşır türbeler görmeyi beklerken görevlinin kapının hemen yanında, cami duvarının altında neredeyse kaybolmuş bir mezarı işaret etmesiyle şaşkına dönüyoruz. Görevlinin isteğiyle eğilip kabrinin kokusunu içimize çektikten sonra duamızı ediyoruz. Caminin biraz daha iç kısmında yer alan Ukbe b. Âmir’in nispeten daha iyi durumdaki mezarını da ziyaret edip camiden çıkıyoruz. Birisi Mısır’ın fatihi, diğeri ilk valisi olan bu büyük sahabelere reva görülen sadelik karşısında hayretimizi bir süre üzerimizden atamıyoruz.

Resim 4: Amr b. Âs’ın türbesi

İkinci durağımız; Hz. Ali’nin oğlu Muhammed b. Hanefiyye (ö. 81/700), meşhur kadın sûfi Râbiatü’l-Adeviyye(185/801) ve Zünnûn el-Mısrî’nin (ö. 245/859) yan yana yattığı türbe oluyor. Burada da duamızı edip başlarında bir süre oturduktan sonra ayrılıyoruz. Ardından rotamızı büyük hadis alimi İbn Hacer el-Askalânî’nin (ö. 852/1449) türbesine çeviriyoruz. Bizi uzaktan fark eden bir adam, elinde anahtarla gelip kilitli olan kapıyı açıyor. İçeride bizi sakin ve huzurlu bir ortam karşılıyor. Önce iki rekat namaz kılıp, sonra İbn Hâcer’in başucunda bir müddet soluklanıyoruz. 

Resim 5: İbn Hâcer’in türbesi

Kârafe’deki son durağımız İmam Şafiî Türbesi oluyor. Çevre düzenlemesi mi yoksa başka bir çalışma mı olduğunu anlayamadığımız yıkıntıların arasından geçerek İmam Şafiî Camii’ne giriyoruz. İçeri girer girmez ilmin ve irfanın heybetini üzerimizde hissediyoruz. Bu devasa manevi mirasın gölgesinde kendimize bir yer bulup diğer insanların arasına oturuyoruz. İçeride hemen dikkat çeken bir yoğunluk var; muhtemelen Malezyalı veya Endonezyalı müslüman gruplar ile Asyalı turistlerin oluşturduğu kalabalık göze çarpıyor. Oturmuş dua eden bu insanların arasında biz de yerimizi alıyoruz. 

Mısır’a gelişi, fıkıh tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olan İmam Şâfiî, 820 yılında vefatının ardından buraya defnedilmiş. Kabri 1211 yılına kadar sade bir haldeyken, Eyyûbîlerin hakimiyetiyle şehrin en önemli ziyaret noktalarından biri haline gelmiş. Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin Şiî Fâtımî iktidarını devirdikten sonra Mısır’da Sünnî anlayışın yeniden hâkim olmasının sembolü olarak buraya verdiği önemle büyük bir ziyaretgaha dönüşüyor. Türbeden camiinin içerisine doğru geçerken Şâfiî fakih Zekeriyyâ el-Ensârî’nin türbesini de görüp dua ediyoruz. İçeride bizi İslâm dünyasının her yerinde yaygın olarak okunan Şeyh Cezûlî’nin (ö. 870/1465) Delâilü’l-Hayrât’ını okuyan bir halka karşılıyor. Uzaktan hevesle izlediğimizi gören bir amcanın davetiyle, halkanın biraz daha dışında bulunan kadınların arasına oturup elimizde kitaplarla zikri takip ederken buluyoruz kendimizi. Bir salavat mecmuası olan ve Kuzey Afrika ile Anadolu’da büyük rağbet gören bu eseri Mısır’da okumak nasibimizde varmış. Tarihle bugünün, ilimle zikrin iç içe geçtiği bu mekâna, ruhumuz doymuş olarak, fakat ayrılmanın hüznüyle veda ediyoruz.

Resim 6: İmam Şafiî’nin türbesi

Vaktiyle sadece ölülerin mekanı olan bu bölge, Mısır hükümetinin bölgenin boş kalmaması için yerleşim izni vermesi ve bunun karşılığında insanlardan bir ücret talep etmemesiyle dirilerin de yurdu olmuş. İnsanlar, mezar taşlarıyla omuz omuza bir yaşam kurmuş burada. Birçok önemli şahsiyetin kabrinin bulunduğu Karâfe, yaşayanlarla dolmuş, insanlar ve mezarlar iç içe geçmiş. İslam tarihinin önemli şahsiyetlerini ziyarete gelenleri, bu iç içe geçmiş yaşamların ortasında beklenmedik bir manzara; biraz ürkütücü bir sessizlik, boş yollar, ölülerin arasına terk edilmiş insanlar karşılıyor. Neyse ki ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra burada medfun mübarek zatlar sayesinde Kârafe; tezatlarla örülü, derin ve maneviyat dolu bir durağa dönüşüyor. 

***

Bu kez rotamızı, Osmanlı mirası Sultan III. Mustafa Sebilküttâbı’ndan başlatıp, ziyaretçi yoğunluğuyla dikkatimizi çeken ve Hz. Hüseyin’in kızı Seyyide Zeynep’in medfun olduğuna inanılan Seyyide Zeynep Camii’ni ziyaret ediyoruz. Yol boyunca Memlük sultanlarının ve emirlerinin bıraktığı eserler arasından geçiyoruz. TağrîberdîLâçin es-Seyfî ve Sencer el-Cavlî camilerinin zamana direnen yorgunluklarını hissederek yanlarından geçiyoruz. Sargatmışiyye Medresesi’nin önünden geçerek, Kahire’nin otantik halini günümüze kadar koruyan en eski yapısı İbn Tolun Camii’ne ulaşıyoruz. 

Resim 7: İbn Tolun Camii

879 yılında Mısır’da bağımsız bir Türk devleti kuran Ahmed b. Tolun tarafından inşa ettirilen bu eser, Kahire’nin genelinde gördüğümüz mimari üslubun aksine, Abbâsî geleneğini ve Sâmerrâ üslubunu yansıtan yapısıyla hemen fark ediliyor. Basamakları gövdenin dışından dolanarak zirveye ulaşan minaresi, İbn Tolun Camii’ni Kahire’deki diğer camilerden ayıran en karakteristik ve belirgin özelliği. Cami avlusunun ortasında yer alan şadırvanın bir kenarına oturup güzel bir esinti eşliğinde camiyi seyrediyoruz.

İbn Tolun Camii’nden çıkıp Sultan Hasan Camii ile bir ayna gibi karşısında duran Rifaî Camii’ne doğru ilerliyoruz. Memlük Sultanı Hasan b. Muhammed Kalavun tarafından yaptırılan Sultan Hasan Camii’nin heybeti karşısında etkilenmemek elde değil. Hemen karşısında daha yakın bir tarihte, Osmanlı’nın son dönemlerinde inşa edilen Rifaî Camii ise kendilerine ev sahipliği yaptığı Hidiv İsmail, Kral I. Fuad, Kral Faruk, İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin kabirleriyle Mısır tarihine ışık tutuyor.

Resim 8: Sultan Hasan Camii ve Rifaî Camii’nin kaleden bir görüntüsü

Buradan ayrılıp Selâhaddîn Kalesi’ne (Kal’atü’l-cebel) yöneliyoruz. Selâhaddin Eyyûbî’nin emriyle tüm şehri gören Mukattam tepesinde inşa edilen, Memlük ve Osmanlı dönemlerinde de önemini koruyan bu kalenin içinde bizi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Osmanlı selâtin camileri planında yaptırdığı, ince minareleriyle şehri selamlayan Kavalalı Mehmed Ali Paşa Camii ile Hadım Süleyman Paşa Camii karşılıyor. Kale’nin burçlarına oturup tüm heybetiyle karşımızda duran şehri seyrediyoruz. Şehrin karmaşasından uzakta, gün batımı eşliğinde Kahire’yi izlerken vaktin nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Güneş yavaş yavaş çekilirken biz de kaleden ayrılıyoruz. 

Resim 9: Selâhaddîn Kalesi’nden Kahire Manzarası

Akşam karanlığı çökünce yeniden Ezher Camii’ne geçiyoruz. Namazdan sonra, bin yıllık bu ilim yuvasının sütunları arasında İmam Gazzâlî’nin el-İktisâd fi’l-itikâd eserinin okunduğu ders halkasına katılıyoruz. Ezher’den ayrıldıktan sonra kendimizi şehrin yaşayan kalbi Han el-Halîlî’de buluyoruz. Daracık sokakların, satıcı seslerinin birbirine karıştığı o devasa çarşının içinde günü kapatıyoruz.

Resim 10: Ezher Cami

***

Nihayet, bu kadim şehre veda vakti geliyor. Geçtiğimiz her yolun bizi farklı bir zamana davet ettiği bu şehirden sekiz günlük serüvenimizi nihayete erdirerek ayrılıyoruz. Bu satırlar, Kahire’de geçirdiğimiz sekiz dolu günün küçük bir özeti. Gezip görülecek, ziyaret edilecek o kadar çok yer var ki, bunların hepsini bir yazıya sığdırabilmek mümkün değildi. Ben sadece Kahire’nin ruhuma en çok dokunan ve beni etkileyen duraklarına yer vermeye çalıştım. Ancak Kahire’ye gelecek olanlar için bu listenin çok daha uzun olduğunu ifade etmem gerekir. 

Mısır medeniyetinin antik çağlardan günümüze ulaşan izlerini görebilmek için Cîze’deki piramitleri, geçtiğimiz aylarda açılan Yeni Mısır Müzesi ve Tahrir Meydanı’nda bulunan Mısır Müzesi’ni, İslam sanatının ve estetiğin zirvesinden örnekler görmek için İslam Sanatları Müzesi’ni, bu kadim şehrin öteki yüzünü görmek için ise Yeni Kahire’yigörmeden, Zamalek’in şık sokaklarında yürümeden ve Nil Nehri’nin üzerinde bir gezinti yapmadan dönmemelerini tavsiye ederim. Ayrıca şehrin birçok noktasında karşımıza çıkan kitapçılara da meraklıları mutlaka uğramalı. Ezher Camii’nin hemen arkasında bulunan Derbü’l-Etrâk’taki kitapçılardan Diwan Bookstore ve el-Hey’etü’l-Mısriyyetü’l-Âmme bunlardan birkaçı.

Vakti geniş olanlar ise Akdeniz’in esintisini hissetmek için Mısır’ın ikinci büyük şehri ve önemli limanı olan İskenderiye’ye doğru yeni bir rota oluşturabilir. 15. yüzyılda Memlükler tarafından inşa edilen ve Osmanlı döneminde de kullanılan Kayıtbay Kalesi, Peygamber Efendimiz’e yazdığı Kasîdetü’l-Bürde’yle meşhur Bûsîrî’nin türbesi ve İskenderiye Kütüphanesi şehrin diğer önemli ziyaret noktaları.

Kahire sokaklarındaki seyahatimiz boyunca sadece binaları değil, halkı da gözlemleme şansımız oldu. Şehre dair dikkatimizi çeken bazı noktaları şöyle özetleyebilirim:

• Kahire’de ekonomik uçurum çok belirgin. Şehrin eski ve tarihi yerleşim bölgelerinde bir fakirlik ve bunun getirdiği mutsuzluk havası hakim. Nil kıyısına veya New Cairo bölgesine geçtiğinizde ise başka bir dünya ile karşılaşıyorsunuz. Sosyo-ekonomik fark, bu iki bölge arasında belirgin bir şekilde kendini hissettiriyor.

• Mısır’da dinin toplumsal hayattaki görünürlüğü Türkiye’dekinden çok farklı. Din sıradan halkın olduğu gibi devlet memurlarının ve güvenlik güçlerinin gündelik hayatıyla da tamamen iç içe geçmiş durumda. Polislerin ve askerlerin nöbet noktalarında yüksek sesle Kur’ân-ı Kerîm dinlediklerini, seccadelerini bir köşeye serip namaz kıldıklarını veya müzelerde görevli memurların bir köşede namaz kıldığını sık sık görebilirsiniz. Aynı şekilde sıradan bir dükkanın önünden geçerken yüksek sesle okunan Kur’ân-ı Kerîm’i duyabilirsiniz ya da herhangi bir duvara, köşe başına yazılmış “Sallû ala’n-nebiyyi” hatırlatmasını görebilirsiniz. Yönetimsel değişime rağmen sokakta tesettür ve dini hassasiyet hâlâ ağırlığını koruyor.

Kahire’nin ritmine ayak uydurmak için birkaç teknik detayı da eklemiş olayım:

• Ulaşım için Indrive veya Uber uygulamalarını kullanmak hem fiyat hem de güvenlik açısından bize büyük kolaylık sağladı. 

• Müzelere ve kalelere girişlerde nakit para neredeyse hiçbir yerde kabul edilmiyor. Bu yüzden yanınızda uluslararası dolaşıma açık bir banka kartı bulundurmanız şart. Ayrıca öğrenci indiriminden yararlanmak için de öğrenci kartınızı yanınızda bulundurmalısınız.

• Bu seyahat için bizim tercihimiz Aralık ayı oldu. Ne bunaltıcı bir sıcak ne de üşüten bir soğuk vardı. Yumuşak hava seyahatimizi keyifli ve rahat bir hale getirdi. Mısır’a seyahat planı yaparken kış ayları tercih edilebilir.

• Mısır’ın o kendine has mutfağını denemek isteyenler şehirde kalitesiyle popüler olan Ebû Târık, Gad, Zooba, Karam eş-Şâm’ı listesine ekleyebilir.

Yorumları GösterYorumları Gizle

Bir yorum yazın