Skip to content Skip to footer

Afganistan: Acının ve Direncin Kalbine Yolculuk

Bismillahirrahmânirrahîm. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a; salât ve selâm Resûlullah’a (sav), ailesine ve ashâbına olsun.

Afganistan’la ilgili akademik çalışmalar yürütmeye başladığım dönemde, zihnimde bu ülkeye dair oluşturulmuş kalıpların aslında ne kadar yüzeysel ve çoğu zaman da eksik olduğunu ilk kez 2021 yazında fark ettim. İstanbul Üniversitesi YÖS sınavı için Kabil’e yaptığım o ilk seyahat, bana sadece bir saha deneyimi değil; aynı zamanda yıllardır medyanın ve siyasî atmosferin ördüğü algı perdesinin aralanışı gibi gelmişti. Sonraki yıllarda -2022’de bir, 2023’te ise iki kez daha— bu ülkeye yeniden gitme imkânım oldu. Her gidişimde hakikatin biraz daha berraklaştığına ve zihnimdeki eski tasavvurların yerini daha sahici bir Afganistan imajına bıraktığına şahit oldum.

Bu yolculuğun bende bıraktığı izleri yalnızca kendime saklamak istemedim. Bu macerama sizleri de ortak etmek üzere, değerli dostum ve kimi seyahatlerimde yol arkadaşlığımı da yapan Arş. Gör. İsrafil Şen’in “Bunu mutlaka yazmalısın” diye başlayan ve reddedemeyeceğim bir ricaya dönüşen talebi sayesinde bu satırları kaleme alıyorum. Afganistan’da yaşadıklarımı, gördüklerimi ve hissettiklerimi, mümkün olduğunca sade ve olduğu gibi sizlere aktarmak niyetindeyim. Böylece belki, bu topraklara dair zihinlerimize yerleşmiş bulanık görüntülerin yerine, hakikate biraz daha yaklaşan bir pencere açılmış olur.

1. 2021 Kabil’i: İşgalin Gölgesinde Bir Şehir

Kabil Havalimanı’na adım attığım ilk an, Amerikan işgalinin şehir üzerinde bıraktığı ağır havayı hissetmemek imkânsızdı. Kontrol noktaları, beton bloklar, gökyüzünde devriye gezen balon kameralar… Dışarıdan bakan biri için tüm bu manzara, Afganistan’ın gerçek gündelik hayatına dair ilk izlenimi belirliyordu.

Kabil’in Havadan Denetlenmesini Sağlayan Bir Balon

TİKA Koordinatörlüğü’nde kalacağımız günlerde yapılan güvenlik uyarıları da bu algıyı pekiştiriyordu: “Adam kaçırma ve öldürme olayları çok arttı, izinsiz dışarı çıkmayın. Akşam 19.00’dan sonra şehirde hiçbir yer güvenli değil. Telefonunuzu görünür taşımayın; kapkaç ve yan kesiciler çok fazla. Güvenlik nedeniyle motosiklet sürmek yasak. Son patlamalar nedeniyle camilere gitmeyin.” Aynı uyarılar T.C. Maarif Vakfı tarafından da tekrarlandı. Taliban’ın ülke yönetimini devralmasından (Ağustos, 2021) yalnızca haftalar önceki bu atmosfer, ister istemez tedirginlik oluşturuyordu.

Kabil’de T.C. Maarif Vakfı’nın Yakınında Bulunan Tarihi Şâdu Şemşîre Câmi

Nitekim Kabil’e varışımızdan sonraki cuma günü yaşanan bir olay bunu gösteriyordu: Cuma namazına gitmek için izin istediğimiz hocamız -Afganistan’da dört yılı dolmuş bir görevli- “Patlama riski nedeniyle ben bugüne kadar Cuma’ya gitmedim, size de müsaade edemem ancak müdürümüzden izin alırsanız öyle gidin” diyerek bu isteğime ket vurmuş, neticede müdür de izin vermemişti. Bu da ülkenin nasıl bir dönemden geçtiğini gösteren çarpıcı bir örnekti.

2. İşgalin Ardından Toplumsal Çöküşün Sessiz Fotoğrafı

2021’de şehirde her 100–150 metrede onlarca uyuşturucu müptelası insanların yığılmış hâlde olduğunu görmek beni adeta sarstı. Toplumsal çöküşün sessiz bir fotoğrafıydı bu.

2021 Öncesi Kabil Sokaklarında Yaygın Görünen Madde Bağımlıları 

Oysa BM raporları, Taliban’ın 1996–2001 döneminde haşhaş ekimini ve uyuşturucu kullanımını bitme noktasına getirdiğini; bunun BM tarafından takdirle karşılandığını yazıyordu. Buna rağmen dünya medyasının yıllarca Afganistan’daki uyuşturucu sorununu Taliban’a atfetmesi, sahada gördüklerim karşısında büyük bir çelişkiye dönüştü. Doktora tezim için yaptığım saha araştırmalarımda asıl felaketin 2001–2021 arasındaki işgal döneminde yaşandığını gördüm. Takribi 35 milyonluk ülkede 5 milyon bağımlı kaydedilmişti. Ülkenin en büyük uyuşturucu baronunun dönemin Cumhurbaşkanı Hamid Karzai’nin kardeşi Ahmed Veli Karzai olması aslında bu tabloyu açıklıyordu. İşgalin ve onun güdümündeki yönetimin Afganistan’a bıraktığı en büyük tahribatlardan biri belki de buydu.

Ancak 2021 sonrası hızlı bir değişim başladı. Taliban’ın ekimi yeniden yasaklaması, bağımlıları rehabilitasyon merkezlerinde tedavi altına alması ve satıcılara kesin tavır koyması neticesinde 2023 yazındaki ziyaretimde dolaştığım şehir ve sokaklarda bir tek bağımlıya rastlamadım. Bu dönüşüm, Afganistan’ın en kırılgan noktasında yeniden ayağa kalkmaya çalıştığını gösteren umut verici işaretlerden biriydi.

3. İnsanların Sıcaklığı: Afgan Misafirperverliği ile Tanışmak

2021’de güvenlik kaygıları nedeniyle insanlarla temasım çok sınırlı kalmıştı. Tek bir defa dahi camiye gidememek ve insanlarla tanışamamak içimi burkmuştu. Fakat 2022 ve 2023’te çok daha özgür bir şekilde şehirleri dolaşma, camilere gitme, yerel halkla sohbet etme imkânım oldu.

Yabancı bir Müslümanın kendileriyle aynı safta namaz kıldığını gören Afganların sıcak bakışları, selamları ve dostlukları tarifsizdi. Herhalde yabancı bir kimseyi işgalci sıfatıyla değil de bölgeyi ziyaret eden Müslüman bir kardeşleri olarak görmeleri pek alıştıkları bir durum değildi. 

Bir hafta boyunca yeni resmî yönetimin Kabil’deki bir misafirhanesinde kaldım; oradaki görevlilerin gösterdikleri hasbî izzet ü ikram öyle fazlaydı ki kelimelere dökmek mümkün değil, belki “mahcubiyetten artık nasıl davranacağımı bilemedim” demem biraz ifade eder. 

Ancak bu, sadece yönetim mensuplarına özgü değildi; Afgan halkının genel bir karakteri olduğunu sonraki seyahatlerimde daha iyi anladım.

Bedahşan’ın Ünlü Vahan Koridoru’nda Bir İsmâilî Köyü

Aynı misafirperverliği 2023’te tezimle alakalı araştırmalar yapmak için gittiğim Bedahşan ve Pamir bölgesindeki çok sınırlı imkânlarla yaşayan insanlarda şahit oldum. Bedahşan’ın dağ köylerinde izole ve oldukça fakir bir durumda yaşayan İsmailîlerin derme çatma bir odalarında misafir olarak kaldım, çok ilgi gösterdiler.

Vahan Koridoru’nda İsmâilîlerle Birlikte

Pamir’deki Kırgızlardan da aynı ilgi ve alakayı gördüm. Coğrafya zor, hayat meşakkatliydi; ama gönüller genişti. Anadolu insanımıza benzer bir şekilde bu coğrafyanın insanları da imkansızlıklar olsa bile misafirlerini en güzel şekilde ağırlamayı bir onur meselesi addediyordu.

Pamir’de Kırgız Bir Ailenin Otağı

Bu arada Pamir’in yüksek yaylalarında yaşayan Kırgız topluluğu, bugün yaklaşık beş bin kişilik, tamamı Sünnî olan ve hâlâ göçebe kültürünü büyük ölçüde koruyan bir halk. Afganistan’ın Çin’le yürüttüğü kuşak koridoru projesinin tam da üzerinde yer alan bu bölge hem jeopolitik hem kültürel açıdan kritik bir noktada duruyor. Buradaki Kırgızlar, Türkiye’de Van Erciş’teki Ulu Pamir Kırgızları ile aynı kökleri paylaşan, yakın akraba bir topluluk.

Sahada yaptığımız görüşmelerde, Türkiye’ye yönelik güçlü bir muhabbetin yanında, somut beklentilerinin de biriktiğini gördük. Kırgızlar özelinde, genel olarak ise tüm Afgan halkı, Türkiye’nin kendilerini daha çok duyacağını, daha çok göreceğini ümit ediyor. Ne var ki, gerçeklik şu: Afganistan, Türkiye kamuoyunun gündeminde hak ettiği kadar yer bulamıyor; bu da bölgedeki toplulukların beklentilerinin çoğunu karşılıksız bırakıyor.

4. Medyanın Çizdiği Afganistan ve Gerçek Sahadaki Afganistan

Afgan halkı gerçekten çok yoksul; fakat bu yoksulluk, misafire ikram etmelerini hiçbir zaman engelleyen bir mazeret hâline gelmemiş. En büyüğünden en küçüğüne kadar öylesine misafirperverler ki, bir yabancının kapılarına gelmesini bir ağırlık değil, bilakis bir şeref vesilesi olarak görüyorlar. Cana yakınlıkları, paylaşma arzuları ve Müslüman kimlikleriyle duydukları gurur, insanı daha ilk karşılaşmada etkisi altına alıyor. Üstelik Türk milletine karşı derin bir muhabbet besliyorlar; bunu hem sözlerinde hem bakışlarında hissediyorsunuz.

Ne var ki Türkiye’de Afganistan denince zihinlerde daha çok olumsuz bir tipoloji beliriyor. Bunun en temel sebebi, yıllarca medyanın çizdiği çarpık Afganistan algısı ve Türkiye’ye gelerek akademi, sosyal medya veya çeşitli platformlarda görünürlük kazanan bazı Afgan şahsiyetlerin oluşturduğu sınırlı ve çoğu zaman sorunlu örneklem. Medyanın bize gösterdiği Afganistan: cahileğitime kıymet vermeyenkadını ötekileştirenfakirlik içinde debelenenbeççe bazinin (oğlancılık) yaygın olduğu, yobazlık ve terör kıskacında yaşamaya mahkûm bir ülke…

Elbette ülkenin bugünkü tablosunda “hırsızın hiç mi suçu yok?” diye sormamak elde değil. Fakat işgalcinin işgaline zemin hazırlamak için yıllarca yürüttüğü algı çalışmalarını ve çeşitli yakıştırmaları hiç sorgulamadan kabullenen bizlerin de payı yokmuş gibi davranmak doğru değil. 

Çünkü şu soruları kendimize sormadıkça mesele anlaşılmıyor:

• Eğitim imkânları elinden alınmış, hayatını kurtarma telaşıyla boğuşan bir insan nasıl eğitime odaklanabilir? Bir kadın, kendisinin ve çocuklarının karnını doyurmayı bile güçlükle başarırken hangi eğitime yoğunlaşabilir?

• Beççe bazi gibi uygulamaları toplumsal yaygınlık üzerinden tartışanlar, bunun toplumun büyük kesimi tarafından reddedildiğini, hatta sadece bazı savaş ağaları ve bazı zenginlerin bir ifratı olduğunu, ayrıca böyle bir fiilin bugün ölüm cezasıyla sonuçlanan ağır bir suç olduğunu kaç kişi biliyor?

• Binlerce savaş mağdurunun yaşadığı acılarda, yaygın böbrek ve bağırsak hastalıklarında medyayı yöneten işgalci odakların sorumluluğu ne kadar, işgalin yıktığı düzenin payı ne kadar? Bu vâkıa umursanmamaya devam mı edecek?

Amerika’nın “terörü bitirme” iddiasıyla getirdiği demokrasi paketinin sahadaki görünümü, aslında tam anlamıyla bir fakru zaruret ve insanların temel yaşamlarını sürdürememe hâlidir. Eğer bu tablo “medeniyet” adına sunuluyorsa, İslam dünyası olarak bir kez daha kime ve neye bel bağladığımızı sorgulamanın vakti çoktan gelmiş demektir.

Toparlamak gerekirse medyanın ifade ettiği sorunların büyük bölümü işgal sonrası ekonomik çöküş, güvenlik zafiyetleri, temel ihtiyaçlara erişim sıkıntısı ve devlet altyapısının yokluğu ile ilgili. İşte bu noktada, sahada gördüğüm manzara ile dışarıdan aktarılan söylemin ne kadar farklı olabileceğini bizzat deneyimlemek benim için kırıcı da öğretici de oldu.

5. İşgalin Ailelere Yansıması: Ağır Hikâyeler

Amerikan güçlerinin Afganistan’ı “terörden arındırma” yöntemini anlamak için Celalabad’da ziyaret ettiğim bir ailenin yaşadıklarını aktarmak bile yeterli olacaktır:

2022 Haziran’ında, 65 yaşını geçmiş bir amca, evlerinin karşısındaki tepede -eliyle yaklaşık bir kilometre ileriyi işaret ederek- işgalcilerin ve işbirlikçilerinin üssünün bulunduğunu anlattı. Akşam 20.00’den sonra dışarı çıkmak, 22.00’den sonra ise ışık yakmak yasaktı. Bir akşam, amca; eşi, üç oğlu, damadı, bir kızı ve üç geliniyle avluda otururken askeri birlikler baskın yaptı ve amca hariç tüm erkekleri oracıkta öldürdü. Bugün evde, en büyüğü sekiz yaşını ancak geçmiş on iki torun, üç gelin, kızı ve eşiyle birlikte toplam on sekiz kişinin geçimini tek başına sağlamaya çalışıyor. Evin eşyası neredeyse yoktu: yatmak için birkaç battaniye ve yastık; avlunun ortasında sacın üzerinde duran yamulmuş bir alüminyum tencere, birkaç kaşık ve birkaç tabaktan ibaret… Yiyecekleri ise o gün bir hayır sahibinin gönderdiği ve bizim de götürdüğümüz pirinç, un ve yağdı.

Aynı köyde ziyaret ettiğimiz başka bir ailede ise genç erkeklerden biri işgalcilere karşı cihat etmek üzere Taliban’a katılmış; köyde bize mihmandarlık yapan diğer kardeş ise işgalciler tarafından Bagram Hapishanesi’ne gönderilmişti. 16 yaşında hapse atılan bu genç, geride bıraktığı ailesine büyük bir acı miras bırakmıştı. Ablası, çok sevdiği kardeşinin hapse gönderilmesine dayanamamış; iki çocuk annesi olmasına rağmen, üzüntüden kalbi durarak vefat etmişti. Kardeşi iki yıl sonra hapisten çıktığında, ablasının bu sebeple öldüğünü öğrenmiş; o günden beri her gün, istisnasız, yeğenlerini de yanına alarak ablasının mezarına gidip gözyaşı dökmekteydi.

Bu anlatılanlar, abartılı örnekler değil; tam aksine, savaşın en yoğun yaşandığı bölgelerde ailelerin olağan saydığı, sıradanlaşmış acı hikâyelerden yalnızca birkaçı. Benzer hikâyeler hem kuzeyde hem doğuda hem de merkez bölgelerde karşımıza çıktı. Bu travmalar toplumun hafızasında derin izler bırakmıştı.

Kunduz’da Sovyet ve Amerikan İşgaline Direnen Tacik Bir Mücahitten Savaş Anıları Dinlerken

6. Bugün Afganistan: Güvenlik, Hukuk ve Toplumsal Yapı

Bugün Afganistan, 1979 Sovyet işgalinden 2021’e kadar geçen kırk iki yıllık kesintisiz savaş ve kaos döneminde neredeyse hiç tatmadığı bir güvenlik atmosferi yaşamaktadır. İslam Hukuku’nun imkânlar ölçüsünde uygulanmaya çalışıldığı ülkede, nüfusun yaklaşık %70’i kırsalda ikamet ediyor. Aslında 2021’de Taliban yönetimi tekrar iktidara gelmeden önce bile halk, hukukî meselelerinin büyük kısmını Taliban’ın yerel kadılıklarında çözmeyi tercih ediyordu. Bugün ise bu uygulama ülke genelinde kurumsallaşmış durumda. Yönetimin en yüksek yargı makamı olan Kâdılkudat Abdülhakim el-Hakkânî’nin kaleme aldığı el-İmâratü’l-İslâmiyye ve Nizâmuhâ (İslam Emirliği ve Kanunları) adlı eser, ülkede Hanefî fıkhının esas alınacağını açık şekilde ortaya koyuyor.

Kunduz Eşrefü’l-Medâris’te Bir Kadı Arazi Davasına Bakarken

“Halk yeni yönetimden, Taliban’dan memnun mu?” sorusu doğal olarak akla geliyor. Sahada yaptığım görüşmeler ışığında şunu söyleyebilirim:

Taliban sonrası ülke, kırk yılı aşkın süredir ilk kez bu kadar güvenli olduğunu söyleyen geniş bir kitleye sahip. Yıllarca özlemi duyulan güvenliğin sağlanması konusunda, Taliban’ın muhalifleri bile memnun. İnsanlar geceleri sokağa çıkabilmekten, yolculuk edebilmekten ve hırsızlık ile gasp olaylarının neredeyse tamamen ortadan kalkmasından ötürü ciddi bir rahatlama yaşamış durumdalar.

Hanefî fıkhına dayalı İslam Hukuku düzeni oluşturma çabası, yerel mahkemelerin işler hâle gelmesi ve hızlı karar mekanizmaları da yine halk arasında genel bir memnuniyetle karşılanmış durumda. Ancak şöyle bir eleştiri yönü de mevcut: Taliban’ın, özellikle kendi soyu olan Peştun örf ve geleneklerini (Peştunvâli) hukukun uygulanışına eklemlemesi, diğer etnik gruplar tarafından hoş karşılanmıyor.

Yönetim kadrolarının büyük çoğunluğunun Peştunlardan oluşması da Tacik, Özbek, Hazara ve diğer unsurlarda rahatsızlık oluşturuyor. Bu durumun, Taliban lideri Molla Hibetullah Ahundzâde’nin yönetimi devraldıktan sonra söylediği, “İşgale karşı bedel ödememiş hiç kimseye pay vermeyeceğiz” sözüyle de bağlantılı olduğu sıkça dile getiriliyor.

Taliban bugün istikrarlı bir şekilde ülkeyi yeniden ayağa kaldırmaya çalışsa da 1979 Sovyet işgalinden itibaren kırk yılı aşkın süredir devam eden savaşın bıraktığı devasa bir enkaz devraldıkları gerçeği ortada. Ekonomi, eğitim, altyapı, sağlık, toplumsal barış ve uluslararası ilişkiler gibi alanların tamamı ağır hasarlı bir mirasla karşı karşıya. Dolayısıyla önü uzun, meşakkatli ve zorlu bir süreç olduğu açık.

7. Afganistan’da Etnik ve Mezhebî Çeşitlilik: Birlik Arayışı ve Kırılgan Dengeler

Afganistan’ın karşı karşıya olduğu en temel sorunlardan biri, ekonomik zafiyet kadar köklü ve karmaşık olan etnik çeşitlilik ve bunun beraberinde getirdiği topluluklar arası gerilimlerdir. Taliban, bugün itibarıyla farklı etnik unsurlar arasındaki çatışmaları büyük ölçüde kontrol altına almış ve ülke genelinde bir tür birlik görüntüsü sağlamış olsa da bu konu Batılı güçlerin 20 yılı aşkın süredir sürekli kaşıdığı, ülkenin en hassas sinir uçlarından biri olmaya devam etmektedir.

2004 Anayasası, Afganistan’da 14 etnik grubun adını resmen zikretmektedir. Bunlar: Peştun, Tacik, Hazara, Özbek, Beluci, Arap, Pamiri, Aymak, Nuristani, Paşai, Türkmen, Kızılbaş, Guçar ve Brahui topluluklarıdır. Bu unsurlara ek olarak daha küçük oranlarda Kırgız, Keşmîrî, Hindu ve Sih grupları da ülke nüfusunda yer almaktadır.

Bedahşan’da Bir Tacik Çoban

Afganistan’ın toplumsal yapısında Peştunlar en büyük etnik unsur olup, onları sırasıyla Tacikler, Hazaralar ve Özbekler takip eder. Ancak etnik çeşitlilik kadar, bu gruplara dair güvenilir nüfus oranlarını tespit etmek de bir o kadar güçtür. Saha araştırmaları, uluslararası raporlar ve yerel kaynaklar farklı oranlar vermektedir. Bu çerçevede, çoğunluğu oluşturan dört ana etnik grubun nüfus dağılımına dair rakamlar şu şekilde değişkenlik göstermektedir:

Peştunlar: %35, %38.5, %42, %45

Hazaralar: %6, %9, %20, %24.5

Tacikler: %18, %21.3, %27

Özbekler: %6, %9, %10, %22

Bu büyük farklılıklar; hem siyasi süreçlerin manipülasyonlara açık olmasından hem de Afganistan’da güvenilir nüfus sayımı yapılamamasından kaynaklanmaktadır.

Çardere’deki Türkmen Çocuklar

Etnik çeşitliliğe ek olarak Afganistan’da belirgin bir mezhebî çeşitlilik de bulunmaktadır ve bu da özellikle savaş yıllarında dış güçler tarafından toplumu parçalamak için kullanılan sinir uçlarından biri olarak karşımıza çıkmıştır. Nüfusun yaklaşık %99’u Müslüman olup hâkim mezhep Ehl-i Sünnet’in Hanefî koludur. Bunun yanında İsnâaşeriyye ve İsmâiliyye mezheplerinden oluşan Şiî topluluklar da önemli bir azınlık teşkil etmektedir.

Mezhebî dağılıma dair kaynaklarda yer alan oranlar da tıpkı etnik oranlarda olduğu gibi oldukça karışıktır:

Sünnîler: %90, %80, %70, %65–75 aralığında

Şiîler: (çoğunluğu İsnâaşerî; az miktarda Nizârî İsmâilî) %35, %25–30, %19, %6–7 (İsnâaşerî) gibi farklı oranlarla ifade edilmektedir.

Bu geniş skalayı dikkate alarak yapılabilecek en makul tahmin, Afganistan’da nüfusun yaklaşık %85’inin Sünnî,%15’inin ise Şiî olduğudur.

Afganistan’ın etnik ve mezhebî yapısı, binlerce yıllık tarihinin doğal bir sonucu olmakla birlikte, modern dönemde yaşanan savaşlar, işgaller ve dış müdahaleler sebebiyle kırılganlığını artırmış durumdadır. Bugün Taliban yönetimi, bu çok çeşitli toplumsal yapıyı bir arada tutabilmek için eskiye nazaran daha merkeziyetçi ve güvenlik odaklı bir siyaset yürütmektedir; ancak bu çeşitlilik ülkenin geleceği açısından hem bir zenginlik hem de her an tetiklenebilecek bir fay hattı olmayı sürdürmektedir.

8- Mezhebî Kırılmalar ve Tarihsel Travmanın Gölgesi

Şiî toplulukların önemli bir kısmı, özellikle Amerika işgali döneminde Taliban’a karşı işgalci güçlerin safında yer aldıkları için, bugün birçok Sünnî Taliban mensubu ve destekçisi tarafından “hain” ve hatta “kâfir” olarak görülmektedir. Ancak bu gerilim yalnızca son 20 yıla mahsus değildir; Afgan toplumunun hafızasında çok daha derinlere kök salmış, nesiller boyu aktarılan acı hatıralar bulunmaktadır.

Bu bağlamda, 1993 Afşar Hadisesi, 2001 Deşt-i Leyli ve Kale-i Cengî Olayları, mezhep ve etnisite eksenli fay hatlarının nasıl şekillendiğini gösteren kritik dönüm noktalarıdır.

1993 Afşar Hadisesi, Kabil’in batısında Şiî Hazara grupları ile Sünnî güçler arasında yaşanan yoğun çatışmalarla tarihe geçti. Hadisenin arka planında yalnızca siyasi iktidar mücadeleleri değil, aynı zamanda derinleşmiş Şiî–Sünnî gerilimi belirleyiciydi. Şiî grupların kendi içindeki parçalanmışlık, bazı komutanların para karşılığı taraf değiştirmesi ve Hazara dışındaki Şiîlerin Hazaralara karşı konumlanması, çatışmanın niteliğini daha da karmaşık hâle getirdi.

Saha anlatıları ve dönem kaynaklarında, Şiî güçlerin bu süreçte Sünnî sivillere yönelik ağır ihlallerde bulunduğu; işkence, infaz ve kadınlara yönelik saldırılar gerçekleştirdiği aktarılır. Sünnî tarafı ise bu eylemleri savunma refleksi geliştirdikleri ve karşı operasyonlara mecbur kaldıkları şeklinde yorumlamıştır. Hazara literatüründe Afşar, Şiîlerin uğradığı zulmün simgesi olarak yer ederken; Sünnî kaynaklarında ise Şiî güçlerin vahşeti ön plana çıkarılmıştır. Böylece Afşar, her iki topluluğun hafızasında, karşılıklı suçlamalarla beslenen derin bir travmanın sembolü hâline gelmiştir.

2001 Deşt-i Leyli hadisesi, tıpkı Afşar’da olduğu gibi, Afganistan’ın etnik ve mezhebî fay hatlarını derinleştiren, hafızalara kazınmış bir kırılma noktası olarak tarihe geçmiştir. Taliban’ın kuzeye ilerleyişi sırasında Özbek ve Şiî Hazara güçlerinin, tarihsel gerilimler sebebiyle Sünnî Peştun kökenli Taliban mensuplarını düşman olarak görmeleri çatışmanın zeminini hazırladı. Taliban’ın bölgeye girmesiyle başlayan isyan, kısa sürede geniş kapsamlı bir çatışmaya dönüştü. 2001’in Aralık ayında, Afganistan’ın kuzeyinde Taliban savaşçılarına ve diğer mücahit mensuplarına yönelik yakın tarihin en vahşi toplu katliamlarından biri gerçekleştirildi. ABD bombardımanı sonrası teslim olan binlerce Taliban mensubu, can güvenliği sözü verilmesine rağmen savaş ağası Abdurreşid Dostum’un güçlerine teslim edildi. Şibirgan’a nakledilecekleri vaadiyle yüzlerce kişi havasız ve susuz konteynerlere tıkıldı; çöl sıcağında nefes alamayan, susuzluktan birbirlerinin terini ve kanını içmek zorunda kalan esirlerin büyük kısmı yolda can verdi. Hayatta kalanların bir bölümü ise toplu halde kurşuna dizildi. Deşt-i Leyli’de 7 binden fazla Taliban savaşçısı toplu mezarlara gömüldü; bazıları diri diri toprağa verildi. Bu katliam, mücahitlere karşı ABD destekli güçlerin işlediği en ağır zulümlerden biri olarak tarihe geçti, ancak hiçbir sorumlu yargı önüne çıkarılmadı.

2001 Kale-i Cengî Hadisesi, ABD’nin 2001’de Afganistan’ı işgali, yoğun bombardımanın ardından Taliban ve mücahit güçlerine yönelik sistematik zulme dönüştü. Kuzey’de teslim olan binlerce Taliban mensubu ve yabancı mücahit, Abdurreşid Dostum’un kontrolündeki birliklere emanet edildi. Verilen sözler tutulmadı; yerli Taliban savaşçılarının büyük kısmı Deşt-i Leyli’de konteynerlere doldurularak kurşuna dizildi. Yabancı mücahitler ise Kale-i Cengi’ye kapatıldı ve burada ABD destekli güçlerin ağır işkencesi ve baskısıyla karşılaştı. CIA görevlisinin ölümüyle başlayan isyan, ABD’nin acımasız bombardımanıyla bastırıldı; hapishane tanklarla vuruldu, soğuk suyla boğma ve yakma yöntemleri kullanıldı. Çoğu silahsız yüzlerce mücahit katledildi, yalnızca 86 kişi hayatta kaldı. Sağ kalanlar da Guantanamo gibi kamplara gönderildi. Tüm bu ağır insan hakları ihlallerine rağmen, ABD ve müttefikleri soruşturma taleplerini reddederek katliamın üzerini örttü.

İşgal güçleri ise bu fay hatlarını çok iyi analiz etmiş, özellikle Amerika’nın müdahalesi döneminde etnik ve mezhebî ayrılıkları kendi lehlerine kullanmakta hiç tereddüt etmemiştir. Bugün hâlâ bu ayrılıkların uluslararası aktörler tarafından manipüle edilmekte olduğu açıktır. Taliban karşıtı Hazara, Özbek ve Tacik liderler—Muhakkık, Raşid Dostum ve Ahmed Mesud—uzun süredir yurt dışında örgütlenmeye çalışan siyasi figürler olarak bu müdahalelerin parçası olmayı sürdürmektedirler.

9. Özetle: Umutlu Bir Coğrafya

Tüm bu tarihsel ve toplumsal yüklerine rağmen Afgan halkı, çalışkanlığı, sabrı ve direnciyle ayakta durmaya devam etmektedir. Ne topraklarından ne geçmişlerinden ne de din ve kültürlerinden vazgeçmeyen bu halk, imkânsızlık ve yalnızlık içinde dahi ümitvar duruşunu sürdürmektedir. Bugün uluslararası sistem tarafından adeta unutulmuş bir ülke görünümünde olsa da Afgan halkının kalbindeki diriliş arzusu hâlâ canlıdır. 

Bu ülkenin şehirlerinde, sokaklarında ve dağ köylerinde dolaşırken, insan aynı anda hem derin acıların izlerine hem de hayret verici bir direncin sessiz ama sarsılmaz duruşuna tanık oluyor. Her adımda, savaşın ve yoksulluğun insan ruhunda açtığı yaraları görüyorsunuz; fakat aynı zamanda o yaraların içinden filizlenen umut, sabır ve teslimiyetin asaletini de hissediyorsunuz.

Ve en önemlisi, küresel medyanın ışıltılı ama yanıltıcı perdesini aralayıp canlı tarihin içine bizzat adım atmak… Modern dünyanın sahte algılarından sıyrılıp hakikati kendi gözlerinizle görmek, zihinlerdeki sisleri dağıtan bir “yakîn” tecrübesine dönüşüyor. Afganistan’ı dışarıdan izlemek başka, Afganistan’ın kalbine dokunmak bambaşka… Bu topraklar insana şu hakikati bir kez daha hatırlatıyor: Acı geçici, zulüm fanî, fakat sabır, vakar ve iman ile ayakta durabilen bir halkın umudu asla sönmüyor.

10. Son Söz ve Niyaz

Allah’tan niyazım; bir zamanlar bu kadim topraklarda vaktiyle hükümran olmuş Samânîler, Selçuklular, Gazneliler misali, Afgan halkına yeniden dirilişin, hikmetli bir istikrarın ve sarsılmaz bir birliğin lütfedilmesidir. Rabbim, uzun yıllar acının gölgesinde yaşayan bu mütevazı ve metin halka güvenin, huzurun ve refahın yeniden yeşerdiği günleri göstersin. (Âmin). Vesselâm.

Yorumları GösterYorumları Gizle

1 Yorum

  • Yazar A. Öztürk
    Posted Aralık 8, 2025 9:27 pm 0Likes

    Tebrik ederim. Gezi ve gözleme dayalı, taliban öncesi ve sonrasını analiz eden harika bir yazı olmuş.

Bir yorum yazın