Skip to content Skip to footer


2002’den beri devam eden Film Ekimi’nin 2025 programı (3-12 Ekim) açıklandığında Gazze ile ilgili üç filmin olması beni heyecanlandırmıştı. Hemen biletlerimi ayırttım. İlk filmi 7 Ekim’de izleyecek olmam manidardı.  Filmlerin afişleri çok dikkat çekiciydi. Bir tanesinin gerçek bir olaydan uyarlandığını biliyordum. Diğerinin de öyle olduğu hissine kapıldım. Üçüncüsü ile ilgili epey meraktaydım. Çünkü o bir suç, bir örgütler filmi görünümündeydi.

İlki, “Yüreğini Eline Al ve Yürü” isimli film. IMDB puanı 8 olan belgesel film prömiyerini 2025 Cannes Film Festivali ACID kısmında yaptı. “Yüreğini Eline Al ve Yürü” gerçekten çok etkileyiciydi. İranlı yönetmen Sepideh Farsi sosyal medya vasıtasıyla Fatıma Hassuna isimli Gazzeli genç bir kızla iletişime geçmiş ve onunla yaptığı canlı görüşmeleri kayda almış. 113 dakikalık film bu kayıtlardan oluşuyor. Yönetmen, agnostik bir kadın. Ülkesinden ihraç edilmiş. Paris’te yaşıyor. Kanada ve İtalya gibi yerlere seyahat ediyor.

Sepideh telefon görüşmelerine Fatıma’nın ve ailesinin nasıl olduğunu sorarak başlıyor; Fatıma’nın nerede olduğunu, internet bağlantısının durumunu, çevresinde olan bitenleri merak ediyor. Gazze’de foto muhabirliği yapan Fatıma gözleri parlayan, umut dolu bir kız. Afişte de kullanılan o güler yüzlü simasını bütün kayıtlarda görmek mümkün. Film boyunca Fatıma’nın sadece bir yerde çok aç olduğunu, hiç enerjisinin kalmadığını, dikkatli konuşamadığını, sıhhatli muhakeme yapamadığını belirttiği yerde umudunu kaybettiği hissine kapılıyoruz.

Fatıma kimi zaman kardeşlerini ve babasını da bu yayınlara dahil ediyor. Arkadaşlarından birinin varlığını arka plandan hissedebiliyoruz. Fatıma internet bağlantısı problemi sebebiyle farklı yerlerden yayın yapmak zorunda kalıyor. Yayınlar sırasında karşısındaki evin, biraz uzak mesafedeki bir yerin nasıl bombalandığını, orada kimlerin şehit edildiğini, kimlerin evlerinden uzaklaşmak zorunda kaldığını anlatıyor. Kendilerine gelen telefon görüşmeleriyle bulundukları yeri terk etmeleri gerektiğinde nasıl hareket ettiklerini gösteriyor. Hatta bunu telefon görüşmelerinden birinde bizzat görebiliyoruz.

Fatıma devamlı umutlarından ve hikayelerinden bahsediyor. Eğitim almak için başka ülkelere gitmek, dünyayı gezmek ancak yine ülkesine, özellikle Gazze’ye dönmek istiyor. Aslında kendisi bir fotoğrafçı ve Instagram sayfasında fotoğraflarını sergiliyor. Sepideh kendisinin epey yetenekli olduğunu düşünüyor. Hakikaten Filistinlilerde fotoğrafçılığa karşı bir ilgi var. Davalarını görünür kılmak sanırım onların fotoğrafçılığa ilgi duymasında önemli bir unsur. İkincisi de İngilizce konuşmak. Arapların yabancı dil öğrenme ve konuşma konusunda yetenekli olduğunu düşünüyorum. Yalnız bu genç kızda özel bir doğallık hâkim.

Fatıma’nın yönetmenle olan ilişkisine çok imrendim. Sepideh Farsi bunu bir film için yapmış olabilir ama kendim bunu gerçekleştiremediğim, hatta bunu akıl etmediğim için büyük bir pişmanlık duydum ve hala da duyuyorum. Çünkü Fatıma ona “Benim için bir şey yapamadığını söylüyorsun ama benimle birliktesin, beni dinliyorsun.” diyor. Sepideh’nin aramalarını “Seni çok özledim” diyerek karşılıyor. Genç yaşına rağmen son derece anlayışlı. Sepideh “Ben bir agnostiğim.” dediğinde gülüyor ve “Hepimiz farklıyız.” diyor. Filistinlerin bu tarafını da çok seviyorum. Bir arada yaşama tecrübelerini, bir davayı birlikte sahiplenmelerini kimse yok edemiyor. 

Fatıma Sepideh’nin “Dua ediyor musun?” sorusuna “Dua ediyorum, Müslümanım.” diye cevap veriyor. Bu Fatıma için nefes almak kadar normal bir şey.  Sepideh “Seni hep başörtülü görüyorum.” deyince “Kamera var, beni kaydettiğin için hep başörtülü göreceksin.” cevabını alıyor. Küçük yaşta, ailesi kendisine teklif ettiğinde başını isteyerek örttüğünü ve bundan memnun olduğunu söyleyen Fatıma Sepideh’yi şaşırtıyor gibi. Başörtülü olmayan pek çok Filistinli tanıdığının ve arkadaşlarının olduğunu da ekliyor. 

Yönetmen farklı yerlerden aradığında, özellikle Kanada’dan ve İtalya’dan, Fatıma seviniyor, “Ne güzel, benim için de gez.” diyor. O can pazarında karşısındakiyle empati kurup onun adına sevinebiliyor. Her fırsatta hayallerinden bahsediyor. Mesela tavuk ve cips yemeği ne kadar özlediğinden. Bir konuşmada siyasi bir meseleye değiniyorlar. Fatıma Hamas liderliği açısından Yahya Sinvar’ın aslında iyi bir seçim olmadığını söylüyor. Uzun süre ülkeden uzak kalmış (?) birinin bu işi yapamayacağını düşündüğünü belirtiyor. Sanırım çevresinde de böyle bir görüş hâkim imiş.

Filmin sonuna kadar umudunuzu canlı tutuyorsunuz. Filmi izlemeden önce bu genç kadını ve Instagram profilini bilmiyordum. Sonuna kadar belki Fatıma hayatta kalmıştır, bu bir hayatta kalma hikayesidir diye umut ettim. Ancak filmin sonunda acı gerçekle aniden karşılaşıyorsunuz. Salonda bunun büyük bir donma yarattığını iliklerime kadar hissettim. Herkes dondu kaldı. Kimse hareket edemedi. Salondan çıkan insanlar buz gibiydi. 16 Nisan 2025’te ailesinden dokuz kişi ile birlikte bombalanarak şehit edilen Fatıma bizim kızımız olmuştu. O bizim kardeşimiz gibiydi. Yönetmenin böyle hissettirebilmesi büyük bir başarıydı. Özellikle son dönemlerde, yürüyüşlerde, protestolarda hissedemediğim güçlü duyguları bu filmde yaşamak benim için çok kıymetliydi.

Bir o kadar etkileyici olan ikinci film ise “Hind Recep’in Sesi” idi. Bu filmi, izledikten sonra bir müddet kendime gelemediğim “Dört Kız Kardeş” (2023, IMDB puanı 7.3) filminin Tunuslu yönetmeni Kaouther Ben Hania çekmiş. Ben Hania’nın filmi IMDB’den 8.7 puan almış.

Beş yaşında küçük bir çocuk olan Hind Receb, 29 Ocak 2024’te, ailesinden altı kişi ile birlikte Gazze’den ayrılmak için bir araçta yolculuk yaparken, İsrail ordusunun tanklarından atılan kurşunlara maruz kalmıştı. Arabadaki beş kişinin hayatını kaybetmesinin ardından on beş yaşındaki kuzeni Leyan Hamade ile yalnız kalan Hind, Leyan’ın Filistin Kızılayı ile başlattığı telefon konuşmasını genç kızın ruhunu teslim etmesinin ardından üç saat boyunca sürdürmüştü. Bu konuşmanın kayıtları Ben Hania ve ekibi tarafından gerçeğe uyarlanmış. Film boyunca, Filistin Kızılayı’nın Hind’e ulaşabilmek için Kızıl Haç’la ve İsrail ordusuyla irtibat kurma çabaları, harita ve koordinat okuma, bilgi ve görev paylaşımı, ambulans şoförlüğü, telefonda destek vermek gibi konulardaki başarısına dair çok fazla fikir ediniyorsunuz. 

İzleyici, bu filmde de zor durumdaki birine telefon yoluyla ulaşmanın önemi ve telefon görüşmelerinin sağladığı imkanlar karşısında şaşırıp kalıyor. Minik Hind’in o tatlı sesiyle etrafında olanları tasvir etmesini, annesiyle konuşmasını, duygularından söz etmesini, çaresizce yardım isteyişini, sorulara cevap verişini dinlemekte zorlanıyor. Fakat bu kez filmin nasıl sona ereceğini biliyordum. Gerçi detaylara hâkim değildim. Zira ruhum Gazze haberlerini detaylı bir şekilde izlemek konusunda bir direniş sergiliyordu. Filistin Kızılayı çalışanlarının çaresizliğini, iş başındayken bu kahredici durumla başa çıkma çabalarını, birbirlerinden nasıl destek aldıklarını iliklerime kadar hissettim. 

Oyuncu seçiminin ve oyunculukların çok iyi olduğunu düşündüğüm film izleyiciye yaşattığı yoğun duygular nedeniyle klasik bir duygusal film ya da edebiyat eserinden uyarlanmış film tınısı taşıyor. Gerçek bir olaydan yola çıkan filmin bunu başarması büyük bir başarı. Salonda çok fazla hıçkırık ve ağlama sesi duydum. Kocaman bir salonun tamamen dolu olduğunu görmek çok sevindiriciydi. Çıkışta tanıdıklarla karşılaşmak ve kucaklaşırken birlikte ağlamak da bir o kadar güzeldi. Hakikaten ilginç bir dönemde yaşıyoruz, kıyımı ve kıyamı canlı canlı izliyoruz, beyaz perdede izlemek ise hepten garip hissettiriyor. 

Üçüncü filmin yani “Bir Zamanlar Gazze’de”nin film afişini gördüğümde ve fragmanını izlediğimde absürt bir komedi ile karşılaşacağımı sanıyordum. Filmin absürt olduğu kesin, biraz Coen kardeşler filmleri kıvamında. Yönetmenlerimiz Arab ve Tarzan Nasser (gerçek isimleri Ahmed ve Muhammed Nasır) de kardeş, hatta tek yumurta ikizleri. 2012’de memleketleri Gazze’den ayrılan Nasır kardeşleri 2020 tarihli “Gaza Mon Amour” filminden tanıyordum. Western tarzı bir film yapmak isteyen ve bunun için on yıl çalışan yönetmenler 7 Ekim’den önce tamamladıkları bu filmleri ile 2025 Cannes Un Certain Regard kategorisinde En İyi Yönetmen ödülünü aldılar. 

IMDB’de 6.2 puan alan “Bir Zamanlar Gazze’de”, izleyicileri 2007 senesine götürüyor ve Gazze’deki torbacıların kendi aralarındaki ilişkilere ve mesleğini kötüye kullanan bir polisle olan mücadelelerine ışık tutuyor. Uyuşturucu trafiğini, özellikle eczanelerden alınan haplarla yapılan uyuşturucunun nasıl dağıtıldığını göstermeye çalışıyor. Film Gazze’nin bir kısmındaki bozulmuşluğun ortasında arkadaşlık hallerine de odaklanıyor. Filmi birlikte izlediğim on dokuz yaşındaki yeğenim bozulmuşluğu görmekten mi yoksa böyle bir filmin bugünlerde gösterilmesinin gereksizliğinden (kendisi böyle dedi) mi daha çok etkilendi emin değilim. Ellili yaşlarındaki arkadaşım da filmi izlediğinde benzer hislere kapılmış. Ben hiç böyle düşünmedim; gerçeklerin bilinmesinin ve böylece sorunların çözülmesi için adım atılmasının önemli olduğuna hükmettim. Filmin seyirciye çıkarılmasını da hadsiz bulmadım. Çünkü Gazze bir gün kurtulacak ve Gazze’nin problemlerinin acilen çözülmesi gerekiyor. 

Filistin’de bir uyuşturucu probleminin olduğunu, İsrail’in özellikle hapisteki bazı Filistinlileri bağımlı hale getirdiğini duymuştum. Filmde mahallenin felafil dükkânı çevresinde geçen sıradan hayatları gördüm. İnsanların karanlık bir yüzleri var; bu kişiler çaresizlik gibi duygularını çok yoğun bir şekilde yaşıyorlar. İntikam arzularını çok gizli tutup hiç beklenmedik bir anda dışarı çıkarabiliyorlar. Filmdeki bir karakter de böyleydi. Arkadaşının öldürülmesine tanık olduktan sonra yıllar içinde bir intikam planı kurgulamıştı. Yönetmenlerin bu hikaye ile toplum gerçeğinin görünmeyen/bilinmeyen bir yönüne temas etmek istediğini düşünüyorum. 

“Bir Zamanlar Gazze’de” uzun ve karanlık bir film. Sokak manzaraları, araba içi diyaloglar, dükkân içindeki hareketlilik gibi kısımlara rağmen dikkatimin birkaç kez dağıldığını söyleyebilirim. Okuma oranının düştüğü, uzun tasvirlerin artık sabırla okunmadığı/dinlenmediği bir dönemde sinemaya daha çok iş düşüyor. Orta Doğulu, bilhassa Filistinli sinemacılar (diyasporadakilerle birlikte) bu konuda başarılı. “Religion, Film and Media” dersimden ve şahsi merakımdan dolayı Filistinli yönetmenlerin filmlerini elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum. İran sinemasından daha farklı, çok fazla sade olmayan, daha gerçekçi, biraz daha neşeye, duyguya ağırlık veren, hafif bir absürtlük de içeren Arap yapımları benim için çok kıymetli. 

İnsan, hayat, tarih, politika, sanat konusunda hepimizin sinemadan öğreneceği bir şeyler var. Film Ekimi bende güzel bir hatıra olarak kalacak. Yaşayamadığım bütün yoğunluğu orada yaşadım. Sanırım iki senedir kontrol altına alınmaya çalışılan duygular sanat eserlerinin yardımıyla daha rahat ifade edilebiliyor. Yönetmenler duygulara odaklanabiliyor, hisleri yakalayıp kaydediyor; görüntülü ya da görüntüsüz telefon konuşmalarından sıradan kişilerin hikayelerini resmedebiliyor.

Yorumları GösterYorumları Gizle

Bir yorum yazın