Skip to content Skip to footer

Yangının Ortasına Gitmek: Hemen Şimdi Kudüs’e

Pek çok kişinin bir Kudüs hikayesi vardır. Seyahat notları, günlükler, hatıralar. Zor zamanlarda ve ferahlık dönemlerinde gidişler, gelişler. 

Kudüs’ü anlatmak hiçbir zaman kolay değil. Çünkü Kudüs, sadece bir şehir değil; hafızalara, kalplere ve ruhlara kazınanbazen imtihan bazense bir büyü. Şimdi ise bu topraklar başka bir sızının adı.

Zor zamanlardan geçiyoruz. Dayanması, anlaması, düşünmesi, zor zamanlardan. Yenilgiye, haksızlığa, kana ve gözyaşına alıştırılmış Müslüman coğrafyasının yeni bir turnusolü var önünde: 7 Ekim ve sonrası.

İnsan alıştığını sansa da her gün yeni bir acıya tanık olmak ne zor. Hepimiz benzer duygulardan geçiyoruz muhakkak. 

Böyle bir zamanda insan, elleri bağrında çaresizce sosyal medyayı takip etmekten bitap düşünce bir şey yapmak istiyor. Bir şey yapmak, bir adım atmak. Meydanlar, eylemler, sloganlar, yardımlar, afişler.. Hepsi çok kıymetli ama yetmiyor. Ellerim bir kermese sarma sarmaktan fazlası etsin istiyorum, sesim slogan atmaktan fazlası.

Krizin tam da patlak verdiği günlerde telefonum çalıyor aynı istek annemi de uyutmuyor:

“Kudüs’e gidelim mi?” 

YOLCUĞUN BAŞLANGICI

Bizim sürecimiz böyle başladı. Yeşil pasaportu olanlar 90 güne kadar vize almaksızın İsrail’e giriş yapabiliyorlar. Bordo pasaportu olanlar vize almak zorundalar. Bunun için bireysel başvuru yapılabildiği gibi tur şirketleri sizin adınıza bu işlemleri de gerçekleştirilebiliyor.

Güvenli bir turizm şirketinin himayesi altında vize alıp Filistin’e giriş yapabilmek mümkün. Hemen bir planlama yapıyor ve Ramazanı takvimimize işliyoruz.

Mescid-i Aksâ’da ribat için besmele çekiyoruz ve böylece yolculuğumuz başlıyor.

Duyanlar, “Karar vermek zor olmadı mı, şimdi mi gideceksiniz, savaş var” diyor. “Hayır” diyorum, “karar vermek hiç zor olmadı.”

Kudüs ile Gazze’yi aynı yer sanıyor çoğumuz; yakın yerler ancak aynı yer değil. Kudüs işgal altında ama savaş bölgesi değil. Mescid-i Aksâ İsrail kontrolünde, ancak sizin orada turist olarak varlık göstermeniz mümkün. Biz de turistler olarak orada bulunuyoruz. Güvenlik açısından herhangi bir sorun bulunmuyor, tabii oyunu kuralına göre oynarsanız.

7 Ekim öncesinde Tel Aviv’e doğrudan uçuşlar bulunuyordu. Tel Aviv’den Kudüs’e ise bir saat uzaklıkta; shuttlelar veya yerel ulaşım araçlarıyla geçebiliyorsunuz. Ancak şu an Türkiye’den Tel Aviv’e doğrudan uçuşlar bulunmuyor. Komşu ülke Ürdün üzerinden geçiş yapmak mümkün. İstanbul’dan Amman’a, Amman’dan 2,5 saatlik kara yolculuğu ile sınır kapısına, oradan tampon bölgeye, tampon bölgeden araç ve şoför değişikliği ile İsrail sınırına uzun bir yolculuk başlıyor.

Bu aktarmalar göz korkutucu görünebilir. Ancak bu aşamalar bireysel olarak geçilebileceği gibi sizi himaye eden bir tur şirketi ile hareket ediyorsanız, bu geçişlerin hepsi turlar tarafından ayarlanıyor. Hiçbir tedirginliğe mahal olmadan, size söylenen talimatlara uyarak tur görevlileri ile geçiş yapabiliyorsunuz. Buna rağmen İsrail gümrüğünde sorgulamaya takılmanız mümkün. Eğer bu süreçte tur ile gidiyorsanız geçişlerin daha rahat ve kolay olduğunun altını çizelim. Arkadaşımın 7 aylık bebeği de bu süreçte bizimle; elhamdülillah hiçbir zorluk yaşamadan, üstelik bebek arabasıyla sınırlardan rahatça geçiyoruz.

KAVUŞMA

Uzun bir yolculuğun ardından nihayet Kudüs’e varıyoruz. Tünelden çıkarken Ramallah ile yol ayrımdaki tepeden görünüyor sebeb-i ziyaret. İşte Mescid-i Aksâ, solda. Tüm ihtişamıyla bu sıcak Ramazan günü altın kubbe ışık saçıyor. İlk kıblemiz Kıble Mescidi hemen ardından gülümsüyor. Biz gülümsüyoruz. Uzun bekleyişlerin, zorla geçen günlerin ardından hep birlikte tekbirler getiriyoruz. Allahu ekber kebîra vel-hamdu lillâhi kesîra.

Kadim Kudüs’teki otelimize yerleşiyoruz. Mescid-i Aksâ’ya yürüme mesafesindeyiz. Bireysel gidenler için eski şehirde hosteller veya ev kiralama sitelerinin konaklama imkanları mevcut. Müslümanlara ait birkaç otel bulunuyor ne yazık ki. Bu nedenle Müslüman otellerin seçilmesi, ağır vergilerle boğuşan Kudüslülerin desteklenmesi adına son derece önemli.

Kısa bir molanın ardından iftara Aksâ’ya yetişmek için otelden hemen çıkıyoruz. Kudüslüler akın akın şehrin giriş kapılarından Aksâ’ya koşuyorlar. Ellerinde naneli çaylar, kakuleli kahveler ve biraz da hurma. Dillerinden düşmeyen salat selam ve Hasbunallah ve ni’mel vekiller. Bu hisli ve güzel manzarayı İşgalci askerler bozuyorlar; her yerdeler. Otelden yaklaşık 15 dk’lık mesafede en az 5 askeri kontrol noktası var. Ve mübarek Mescid-i Aksâ’nın her giriş kapsında tam teçhizatlı polis birlikleri. Her girişte aramaya tabi tutuluyorsunuz. Sizin ilk kıblenizde secde etmeniz onların keyfine tabi. Bazı günler tamamen keyfi olarak sizi Mescid-i Aksâ’ya almıyorlar, hiçbir gerekçe göstermeden kapılardan “giremezsiniz” diye geri çeviriyorlar. Mübarek Mescidi Aksâ’nın 15 farklı giriş kapısı bulunuyor, şu an 10 tanesi açık. Bir kapıdan alınmadığınızda hızlı adımlarla diğer kapıya ulaşmaya çalışıyorsunuz, alınmazsanız başka kapıya koşuyorsunuz. Bu koşuşlar bana daima Hz. Hacer annemizi hatırlatıyor. Suya ulaşmak için, hayatta kalmak için bir sağa bir sola, olmadı tekrar sağa, tekrar sola.. Suya kavuşmak uzun uğraşı sonunda mümkün oluyor. Tabi sizden önce haberiniz telsizlerden diğer kapıya uçurulmadıysa: “Türkler geliyor, almayın.”

Turist olarak orada bulunmanız, tüm izinlere sahip olmanız bir anlam ifade etmiyor, ay yıldızlı pasaport her şeyin önüne geçiyor. Neden orada olduğumuzu çok iyi biliyorlar. Orada olmak, görünür olmak, burası benim gitmiyorum demek, evin sahibini hatırlatıyor onlara, yine de utanmıyorlar.

Her şeye rağmen içeri girebiliyoruz. Akşam karanlığında yüzlerce Kudüslü ile birlikte parlayan işte Kubbetüssahrâ. Ezan okunuyor hemen bir yer sofrasına çöküyoruz, kara görünüyor, hilal görünüyor, kurtuluyoruz! İşte bir ümmet ışık hızıyla anlaşıyor.

Yanımızda Kudüslü bir anne kız yemeklerini ikram ediyorlar gözleri parıldayarak, biz de milli yemeğimiz sarmayı. Ellerim diyordum, sarma sarmaktan fazlası etsin istiyordum, sanırım sarmalar biraz da olsa gönlümü alıyor.

Hızlı bir iftarın ardından uzun bir muhabbete koyuluyoruz. Türk dizilerinden kültürlere, direnişe, Ramazan’a, her şeye rağmen umut etmeye doğru koyu bir muhabbet başlıyor. Çaylar içiliyor, seccadeler seriliyor. Umudun sesi yankılanıyor, ezan okunuyor. Teravihe kalkıyoruz. Kavuşmanın adı bugün saadet oluyor.

YALNIZ BIRAKILMIŞ PEYGAMBERLER DİYARI: EL-HALİL

Sabah 04:40. Batı Şeria’ya geçiyoruz. Filistin Gazze Şeridi, Batı Şeria, Kudüs ve 48 Toprakları olmak üzere dört ana bölgeden oluşuyor 11 şehri içine alan Batı Şeria bölgesi ise Oslo Anlaşmaları çerçevesinde A, B, C kodlarına ayrılıyor. Bunlar yönetimin ne kadarının hangi tarafta olduğunun simgeleyen kodlar. C kodlu şehirler İsrail’in tam kontrolü altında olduğunu simgeliyor, yani mutlak işgali..Bu bölgeler yerleşimcilerin çoğunluk sağladığı yerler aynı zamanda. İşte el-Halil (Hebron) şehri bunlardan biri. İsmini, atamız Hz. İbrahim’den alıyor, el-Halil yani Halilurrahman, Allah’ın sevgili dostu, yolumuz ona.

Ne var ki ona kavuşmak o kadar kolay değil. Filistin’de bir bölgeden başka bir bölgeye geçiş için pek çok kontrol noktasını aşmak gerekiyor. Hele ki yolunuz C kodlu tam işgal edilmiş bir şehre düşerse.

El-Halil şehrinde yer alan el-Halil Camii, esasında külliyesi Müslümanlar için 4. Harem-i Şerîf kabul ediliyor. Zira Hz. İbrahim ve eşi Sâre annemiz, Hz. İshak ve eşi Refeka annemiz, Hz. Yakub ve eşi Lea annemiz, Hz. Yusuf ve Bir rivayete göre de Hz. Lut as burada bir külliye içinde medfunlar. 1994’te fanatik bir Yahudi, sabah namazındaki Müslüman cemaate otomatik silahla bir baskın düzenliyor ve onlarca şehit veriliyor. Bunun üzerine İsrail hükümeti “güvenlik” nedeniyle camiiyi altı ay kullanıma kapatıyor. Camii açıldığında ise Müslümanları bir sürpriz karşılıyor. Hz. Yakub’un Hz. Yusuf’un kabirlerinin tamamını ve Hz. İbrahim’in kabrinin yarısını içerisine alacak şekilde camii ortadan ikiye bölünüyor. Bu peygamberlerin de içinde bulunan camiinin %60’lık kısmı sinagoga çevriliyor. %40’ı ise Müslümanlara bırakılıyor. Bayram ve kandiller nedeniyle yılda sadece 10 gün mabedin tamamı Müslümanlara açılıyor. 

Ancak bu günlerde dahi peygamber efendilerimize kavuşmak o kadar kolay değil. Camiin giriş çıkışlarında tenekeden yapılmış kafes vari koridorlar, demirden dönen kapılar, x-ray cihazları, pasaport kontrol noktası ve eli silahlı askeri birlikler bulunuyor. Biz bir gün ama Filistinliler her namaz vaktinde camiye ve peygamberlere ulaşmak için bu paslı yolları geçmek zorundalar. Yine de peygamberler başında nöbet tutmaktan vazgeçmiyorlar. Camiye bu şartlar altında girince acziyetle karışık bir hüzün kaplıyor benliğimi. Hz. İbrahim’in yanı başına vardığımızda, bitişik duvardan, Hz. Yakub’un kabrinin hemen başından yüksek sesle ayin sesleri yükseliyor. Aklıma düşüyor, bir fatihanın uzağına düşen bu Hanif peygamberler acaba bize dargın mıdır?  Hz. Yakub “evlatlarım neredesiniz, nerede kaldınız” diyor mudur? 

“Bizi de kurt kaptı efendim” diye ağlayasım gelir.

ZORLUKLAR VE KOLAYLIKLAR

Günümüzün büyük bölümünü Aksâ’da geçiriyoruz. Ancak giriş çıkışlarda zorluklar var. Savaş sonrası yeni bir dönem başlıyor sanki. Aksâ’ya almamak konusunda diretiyorlar. Bu nedenle içeriye girebildiğinizde bir vesile ile çıkmayı göze almak istemiyorsunuz. Çünkü her giriş çıkış aynı zorlukları tekrarlıyor.

Özellikle Sabah namazlarına girmek epey çaba gerektiriyor.  Mescidi Aksaya girebilmek için kapı kapı dolaşmak gerekiyor, öyle ki bazen dolaşırken cemaati kaçırıyorsunuz. Bu sefer artık güç yetiremiyor ve kapıdaki işgalciye turist olduğumuzu neden kapıdan almadığını soruyorum burnumdan soluyarak. Gözlerimin ta içine bakıyor ve sinir bozucu bir gülüşle “tüm kapılar Türkiye’ye kapalı yolun sonuna kadar defol!!” diyor. Böyle anlarda sabır çekip sürekli sağduyunuzu korumanız gerek. Bu topraklarda sizin bir sözün bir eyleminiz sadece sizi bağlamıyor. Siz gidicisiniz ama Filistinliler kalıcı. Acısını onlardan çıkarttıkları sayısız hikaye var. Sabır çekip gecenin karanlığında, Kudüs sokaklarına dalıyor, en yakın kapıya doğru hızla yöneliyorsunuz. Bazen bir Filistinli yardımıyla bazen de hiç zorluk yaşamadan başka bir kapıdan girebiliyorsunuz.  Bazen Allah’ın inayeti ve rahmeti bazen de imtihanı karşılıyor sizi kapılarda. Bu uzun ve sonu gelmez sandığımız yürüyüşler de sanırım samimiyet sınavımıza dahil. Kutsalın için ne yapabilir, nereye kadar gidebilirsin, kaç kapı gezip, kaç adım atabilirsin? Senin ödeyeceğin bedelin sınırın ne? Sahi beytül makdis, benim neyim olur? Bu zorluklar “bir Filistinli olmayı” anladığım ilk andı. 

Gün ağardı, saatler geçti. Bu duyguların üzerinden çok da geçmiyor. Cuma vakti yaklaşıyor. Kubbetüssahranın avlusunda saf saf ezanı bekliyoruz. Türk olduğumuzu sezdikleri an sırtımız sıvazlayarak veya hoş geldiniz diyerek Filistinli kadınlar tarafından başlatılan muhabbet bir anda sağımı solumu, ön ve arka safı da içine alıyor Hummalı sorular soruyor, sevgi ve şükranlarını gösteriyorlar. Konu yine dönüp dolaşıp, işgale, zorluklara ve Aksâ’ya geliyor. Sabah namazında yaşadıklarımı bir çırpıda anlatıveriyorum. Ne de olsa yaşadığım zorluklar beni de artık “bir Filistinli” yapabilirdi. Yanımdaki Ramallah’lı kadın gülümsedi. “Ne şanslısın” “Anlamadım” dedim. “Ne şanslısın”. “Biliyor musun ben ve arkadaşlarım Mescid-i aksaya sadece ramazanda sadece Cuma günleri sadece beş saatlik izinle girebiliyoruz. Oda 50 yaşından sonra. Kızlarım ve torunlarım hiç Aksâ’yı görmediler. Büyük kızım şehit oldu, eşim de 10 yıl hapiste yattı. Şimdi Kudüs’e girmesi yasak. Arabayla beni ve arkadaşlarımı belirli bir yere kadar getiriyor ve oradan yürüyerek geliyoruz. Sadece Cuma günleri, sadece beş saatliğine. Her durumda benden iyisin yani” Ne diyeceğimi bilemedim, sarıldık, biraz da ağladık. Bu benim “bir Filistinli olmayı” asla anlayamayacağım ilk andı.

Benim zorluk sandığım şey başkası için ne büyük kolaylıktı.

SOKAKLAR, BAHARATLAR, HAYATLAR VE UMUTLAR

Kadim Kudüs, her ülkenin eski şehrine benzer, sayısız sokakla birbirine bağlı. Kimisinde şekerlemeciler, kimisinde kandilciler, kimisinde teşbihçiler. Ne var ki b,r sefer gördüğünüz dükkanı bir dahaki sefere açık bulamayabilirsiniz. Zira işgalcilerin keyfi dükkan kapatmaları, ağır vergiler, hukuksuz cezai müeyyideler Kudüs çarsının temel dinamiğini oluşturuyor.

Buna rağmen yiyebileceğiniz en iyi falafelciler bana kalırsa Kadim Kudüs’te bulunuyor. Bereketli topraklarda bolca yetişen ise bereketin meyvesi nar oluyor. Nar sularını her köşe başında görmek mümkün. İftar vakti olunca ise tüm bu kokular omuzlarda Aksâ’ya taşınıyor. Zahterli ekmeklerin ardından kakuleli kahveler, sabah namazından önce ise ballı zencefil çayları içiliyor.

Filistinliler Türklere karşı büyük bir muhabbet besliyorlar. Bazı evlerde Türk bayrakları bile var. Neredeyse her sokakta Osmanlıdan kalma bir vakıf, tekke, medrese bulunuyor. Kadim Kudüs’ün surları dahi Kanuni Sultan Süleyman’a uzanıyor. Abdülhamit döneminde ise tarihi yapıların pek çoğuna yenileme ve destekleme faaliyetleri gerçekleştiriliyor.  Afgan Tekkesi, Haseki imarethanesi bugün hala aslına uygun olarak işlev süren ve Kudüslülerin pek çok noktada buluşma ve nefeslenme alanı olarak varlık gösteren yapılar. Ayak bastığım andan itibaren pek çok Filistinliden işittiğim sözler böylece anlam buluyor: “evine hoş geldin kızım.” El-halil camiini dolaşırken Sultan Abdülhamit’in gönderdiği mumdanlıklarını işaret eden ihtiyar Filistinli’nin “git kızım, git de bak deden neler yapmış” sözü yüzüme çocuksu bir gülümseme yerleştiriyor.

Kudüs sokaklarında yürürken aniden dükkanından çıkan bir esnaf, Türk olduğumuzu anlıyor ve çarşının ortasında ellerini çırparak naralar atıyor: “I love osmaniyyin” Bu manzaralar Kudüs için oldukça sıradan. Geçmişten gelen bağlarını bugün pek çok vesileyle diri tutuyorlar.

En çok diriliş Ertuğrul izliyorlar ama hala en sevdikleri karakter Murat Alemdar 🙂 yer yer kakule kokusu, zahter kokusuna karışıyor. 

Ağır vergiler, keyfi kapatmalarla beli bükülmeye çalışan Aksâlı esnaf, bunca zorluğa rağmen size indirim yapmaya, hediyeler vermeye kalkıyorlar. Esnafla alışverişle, başlayan sohbet illaki birkaç cümle sonra işgale, direnişe, gündelik yaşamın zorluklarına geliyor. Dillerinden düşürmüyorlar: “buyruk gecikti, hikmeti bilinmez ama elbet fetih gerçekleşecek, Allah bize yeter ve O ne güzel vekil” Bu inanç, bu teslimiyet, bu umut her seferinde suratıma tokat gibi çarpıyor. Hemen her köşe başında, dükkanların girişlerinde, evlerin kapılarında, sokak lambalarında Subhanallah, Estağfirullah, Elhamdüllillah, Salat selamlardan oluşan sayısız etiket, uyarı, levha görüyorsunuz. Bu, umudun kaynağına işaret ediyor. Bir millet Allah’ı ve peygamberini anmakla ayakta duruyor.

En sevdiğim Kudüs adeti ise hiç şüphesiz her söze “صَلُّوا عَلَى النَّبِيِّ” diye başlamaları oluyor. Biri size bir şey ikram edeceğinde bizdeki “buyurun” yerine, satıcıların “gel abla bak abla” çağrıları yerine, yoldaki biri durdurup size su vermek istediğinde…Bir Kudüslü, hayatın en basit noktalarında seninle nebi arasında bir köprü görevi görmeyi üstleniverir. Sonra da aklıma düşüverir: Hz. Peygamberi aldığı her nefeste anan ve andıran bir topluluğu kim, nasıl yenebilir?

Her şeye rağmen Kudüs, çarşısı, pazarı, esnafı ile umuttan örülü yüksek duvarlarla çevrilidir.

DÖNÜŞ

Elveda diyoruz Kudüs şehrine…
Kalbimize binbir mana ile açılan şehirden ayrılıyoruz. Binbir duygu ile. Bereketli topraklarda zaman, hızla ama bereketiyle akıyor. Buralardan geçen nice peygamberi, yaşanan nice tanıklığı nice şehadeti, madde ve manayı düşünürken, şehrin insanı inanca, umut etmeye, direnmeye dair bilmediklerimizi öğretiyor. İşgalcilerin çıkardıkları zorluklar ise adalet ve zulümatı, acziyeti, sabretmeyi, kapılardan gitmemeyi, buradayım demeyi öğreterek yeni bir kimlik inşa ediyor.

İnsanlar sürekli Filistin için ne yapabileceklerini sorup duruyorlar. Bu soru kısmen eksik bana kalırsa. Oradaki insanlar için bir şey yapma bilinci son derce kıymetli olmakla birlikte, seferlerim sırasında şu soru zihnimde dönüp duruyor: “Beytül Makdis benim için ne anlam ifade ediyor?”  Bu soruya verilecek cevap bizi “Filistinli için bir şey yapmaktan” “kendimiz için bir şey yapmaya” yönlendiriyor. Kalbimizde Mescidi Haram, Mescid-i Nebevi’ye duyduğumuz muhabbet ve özlemin ne kadarı Mescidi Aksâ için yer alıyor? Zira bir hadisinde Hz. Peygamber ibadet gayesiyle ancak şu mescide yolculuk yapılabilir: Benim mescidime, Mescid-i Haram’a ve Mescid-i Aksâ’ya.” Buyuruyor. Bununla birlikte düşünmek gerekiyor: Nice peygamber ve sahabe yurduyla, ilk kıblem ile, miraç ile irtibatımız ne? Onun uğruna bedel ödemeyi neden Filistinlilerin omuzlarına ait bir yük sanıyoruz? Sorular böyle anlamlı hale geliyor, benim için bu sorulardan geriye tek bir cevap kalıyor: Kalkıp Kudüs’e gitmek.

Öncelikle, Kudüs’e gitmek fikri pek çoğumuz için tedirgin edici, dahası anlamlandırması zor bir düşünce olabilir. İlk kıblemiz, nice peygamberler ve sahabe yurdu olan Kudüs’e dair şu hadis bana düşündürücü gelir: Bir gün Meymûne r.a, Efendimiz (a.s.)’a: Ya Rasulallah, Beyt-i Makdis hakkında ne buyurursunuz diye sorar. Efendimiz, “Orası haşr ve dirilişin gerçekleşeceği yerdir, Gidin ve orada namaz kılın! Orada kılınan bir vakit namaz başka yerde kılınan bin vakit namaz gibidir” der. Bunun üzerine Meymune annemiz “Ya Mescid-i Aksâ’ya gitmeye imkan bulamazsam?” diye sorar. Çünkü o sırada Kudüs, bugünkü gibi işgal altındadır; Bizanslılar ve Persler savaş hâlindedir. Peygamberimiz (a.s.) “Oraya gidip namaz kılamayacak olursanız, oranın kandillerinde yakmak için yağ gönderin, kim bunu yaparsa oraya gitmiş ve namaz kılmış gibi olur” buyurur.

Bu kısım ilginçtir. Çünkü Kudüs, zeytinlikleri ve zeytinyağlarının bolluğu ile meşhur bir beldeyken Efendimiz’in oraya yağ göndermeye yönlendirmesinin hikmeti ne olabilir? Allahu a‘lem, ancak burada “kandil”, ışığa; ışığın mescitteki varlığı ise ibadetin sürekliliğine ve dinin yaşatılmasına işaret eder mi? “Aksâ’yı karanlıkta bırakmayın; bir vesile ile orayla ilginizi ve irtibatınızı sürdürün” demek olabilir mi?

Bu bağlamda evvela inancımız bağlamında Mescid-i Aksâ ile bağımızı güçlendirmek için Kudüs’e gitmek gerekiyor. Peygamberlere iman bahsini yeniden düşünmemiz için. Hz. Davud’a Hz. Yakub’a, Hz. İshak’a, Hz. İsa’ya diğer din mensuplarından daha yakın olduğumuzu kavramamız için. Cebrail as’ın adım adım takibini sürerek meleklere iman bahsini yeniden düşünmek için. Bir anlamda amentümüz için, kendimiz için.

Dini gerekçelerimizin uzanımı olarak Kudüs’e gitmek için kuvvetli bir gerekçemiz daha bulunuyor. Kutsalımı korumak uğruna hayatlarından vaz geçen Müslüman kardeşlerimize destek olmak. Zira işgal edilmiş mabedimizde kimle karşılaşırsanız karşılaşın söyledikleri tek bir şey var: “Hoş geldiniz, iyi ki geldiniz. Ne olur daha fazla gelin, sizin burada olmanız bize güç veriyor, varlığınızı gören işgalcinin hareket alanı kısıtlanıyor, zulmü bir nebze olsa azalıyor. Ne olur gelin, buraya gelin, bizi yalnız bırakmayın.”

Bu bağlamda Mescdi-i Aksâ’ya gitmek, kutsalımızı koruyanlara omuz vermek, yükleriniz az da olsa hafifletmek anlamına geliyor. Evet şu an Kudüs’te bir savaş yok, Kudüs’te bir işgal var. Buna rağmen yol açık, gidişler özellikle bir tur şirketi ile yapıldığında güvenlik açısından ciddi bir engel bulunmuyor. Gitmek gerekiyor, gidemiyorsak da, gitmeye imkan bulamıyorsak da birilerinin gitmesine vesile olmak gerekiyor. Bilhassa gençlerimizin, öğrencilerimizin gidişlerine maddi manevi destek olmak gerekiyor. Kim bilir belki de bugün Aksâ’ya göndereceğimiz kandil yağları, oraya göndereceğimiz öğrencilerimizdir, arkadaşlarımızdır.

Allah Teâlâ, bizleri Mescdi-i Aksâ’ya kavuşanlardan, kavuşamasak da oraya kandil olanlardan, mübarek mescitlerimizle daimî irtibatlılardan eylesin ve bunu bize kolaylaştırsın. Amin.

Amin.

 

Yorumları GösterYorumları Gizle

Bir yorum yazın