Skip to content Skip to footer

Prof. Dr. Şinasi Gündüz ile Röportaj: Gazze

Hazırlayan: Arş. Gör. Elif Rümeysa Uluçam 

Tarih: Aralık 2023

Soru: Muhterem hocam, çoğumuzun malumudur ancak röportajımıza bir girizgâh olması açısından Filistin, Kudüs ve Gazze’nin Müslümanlar için ne anlam ifade ettiğinden bahsedebilir misiniz?

Cevap: Kudüs ve Gazze’nin de içinde yer aldığı Filistin öncelikle bir İslam toprağıdır. Hz. Ömer döneminde İslam egemenliğine alındıktan itibaren İslam etkisi her bir karışına dantel dantel işlenmiştir. Kudüs ve civarındaki sınırlı Haçlı egemenliği bir tarafa bırakılacak olursa 1200 yıl İslam egemenliğinde olan bu topraklarda 400 kadar Osmanlı iktidarı yaşanmıştır. Dolayısıyla bu bölge Daru’l-İslam’dır. Filistin’in kalbini oluşturan Kudüs Müslümanların haremidir; Mekke ve Medine ile birlikte tüm Müslümanlar için mukaddes olan Haremi Şerif’tir. Kudüs bir peygamberler şehridir. Hz. İbrahim’den Hz. Davud’a Hz. Zekeriya’dan Hz. İsa’ya sayısız peygamber burada yaşamış ve tevhid mücadelesi vermiştir. Ayrıca Kudüs Müslümanların ilk kıblesidir. Hz. Peygamber (sav) ve Müslümanlar risaletin Medine döneminde kıble olarak Mescidi Haram’a dönmeleri emredilmeden önce namazlarında Kudüs’e yönelmişlerdir. Kur’an’da kıble ile ilgili ayetlerin bağlamında Hz. Peygamber’in namazda Kudüs’e yönelirken de bunu ilahi emir doğrultusunda yaptığı anlaşılmaktadır. Bundan başka Kudüs Hz. Peygamberin (sav) İsra ve Mirac mucizesine konu olan şehirdir. Zira İsra suresi birinci ayette belirtildiği üzere Hz. Muhammed Mescidi Haram’dan Mescidi Aksa’ya mucizevi bir gece yolculuğu yaptırılmış ve Mescidi Aksa’da kendisine birtakım ayetler gösterilmiştir. Dolayısıyla Mescidi Aksa Hz. Peygamberin isra ve mirac mucizesine konu olan mekân olarak da Müslümanlar için kutsaldır. Nitekim Hz. Peygamber’den nakledilen bir hadisi şerifte kılınan namazın sevabı açısından diğer mescitlerden farklı olarak zikredilen üç mescit olarak Mescidi Haram ve Mescidu’n-Nebi ile birlikte Mescidi Aksa da zikredilmektedir. Tüm bunlar Kudüs’ün, Gazze’nin ve Filistin’in Müslümanlar açısından önemini ortaya koymaktadır.

Soru: Sayın hocam bu girizgahtan sonra doğrudan konuya girmek istiyoruz. Filistinli direniş gruplarının 7 Ekim’de gerçekleştirdiği “Aksa Tufanı” operasyonunun gerekli olup olmadığı, daha doğrusu meşru olup olmadığı çokça tartışıldı. Bu operasyonun temel saikleri hakkında neler söylenebilir? Müslüman halkların ekseriyetinin direniş gruplarının yanında durmasını da bu bağlamda değerlendirebilir misiniz? 

Cevap: Öncelikle 7 Ekim’deki Aksa Tufanı’nın bugün yaşanan olayların başlangıcı değil bardağı taşıran son damla olduğunun altını çizmek gerekir. Zira Filistin’de 1917’den beri işgal güçleri tarafından Filistin halkına yönelik bir zulüm, şiddet ve baskı söz konusudur. Bu şiddet ve zulüm özelikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde işgalcilerin Filistin halkına yönelik sistematik baskı ve katliamlarıyla artmış ve Filistin her geçen gün Filistinlilerin yok edildiği sürgün edildiği bir bölge haline getirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı döneminde zamanın önde gelen emperyalist gücü İngiltere’nin destek teşvik ve himayesiyle bölgeye yerleştirilen ve desteklenen işgalci Siyonistler İkinci Dünya Savaşı ile birlikte İngiltere yanı sıra ABD ve diğer Batılı küresel güçlerin askeri siyasal ve ekonomik desteği ve teşvikiyle sistematik bir işgal ve bölgeyi Filistinlilerden arındırma politikası gütmüşlerdir. Bu doğrultuda Avrupa’dan ABD’den ve dünyanın geri kalan diğer bölgelerinden buraya getirilerek yerleştirilen işgalciler Filistin’de yerel halka karşı her geçen gün daha fazla kendisini hissettiren bir baskı ve takibat uygulamışlardır. Bu baskı ve takibatın nihai hedefinin tüm bu topraklarda tamamıyla egemen olmak, Kudüs ve Mescidi Aksa da dahil tüm bölgede Siyonist işgali her anlamda her anlamda yaygınlaştırmak olduğu açıktır. Bunun yanı sıra son yıllarda ABD ve İngiltere’nin de çabasıyla işgalin ve işgalci Siyonist gücün meşrulaştırılması bağlamında bölge ülkelerinin yönetimleri nezdinde birçok plan yürürlüğe konulmuştur. Abraham (İbrahim) anlaşmaları denilen bu plan doğrultusunda Körfez Arap ülkelerinden Fas ve Sudan’a kadar birçok yönetim Siyonist işgalci gücü meşru bir muhatap olarak kabul etme doğrultusunda anlaşmalar yapmış, bu şekilde küresel Siyonist projeye destek vermişlerdir. Bütün bunlar Müslümanların haremi olan Kudüs’ün ve Mescidi Aksanın özgürleştirilmesine yönelik davanın yöredeki ülke yönetimleri tarafından tamamıyla arka plana atılması gibi bir fiili bir durum ortaya çıkarmıştır. Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonu tüm bu gelişmelere karşı bir cevap ve bu planları alt üst eden bir hareket olmuştur. Aksa Tufanı, işgal ve emperyalizme karşı direnişin ne kadar önemli ve etkili olduğunu göstermiş, Siyonist işgalci İsrail’in yenilmezlik mitosunu yerle yeksan etmiştir. Ayrıca bu direniş, bölge halkları tarafından küresel emperyalist güçlerin kontrolündeki iktidarların ve yönetimlerin sorgulanmasını sağlamıştır. Müslüman dünyadaki yönetimlerin ve iktidar erkinin Filistin’deki olaylar karşısında genelde üç maymunları oynamasına karşı halkların büyük bir kısmı yapılan zulme ve katliama karşı çıkmıştır. Bu da halklar nezdinde Gazze’deki direnişin sahiplenildiğini göstermektedir.

Soru: Devlet gibi değil, örgüt gibi hareket eden İsrail birkaç atom bombasına eşdeğer şekilde Gazze şeridini bombalayarak adeta bir soykırım gerçekleştirmiştir. On binlerce insanı katletmiş, on binlercesini yaralamış ve yüzbinlerce insanı da evinden ve yurdundan etmiştir. Bu saldırıları da asker-sivil, çocuk-kadın, hasta-engelli ayrımı gözetmeden gerçekleştirmiştir. Bu husus tüm dünyanın malumu iken Avrupa ve ABD başta olmak üzere İsrail’e destek veren yadsınamayacak bir topluluk mevcuttur. Kendi çıkarları için başka, Gazze için bambaşka bir tavır sergileyen bu ikiyüzlü stratejiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Filistin’e yönelik etnik temizlik ve soykırım politikasına ve bu doğrultuda yapılan zulüm karşısında Batı ülkeleri yalnızca sessiz kalmamakta, başta ABD, İngiltere ve Almanya olmak üzere birçok Batılı ülke fiili destek vermektedir. Askeri, ekonomik, siyasi ve medyatik tüm imkanlar kullanılarak Gazze imansızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda Hamas ve diğer direnişçiler yalnızca Filistin’deki işgalcilere karşı değil ABD, İngiltere ve diğer küresel emperyalist güçlere karşı da bir savaş yürütmektedirler. Bunu dikkate aldığımızda bu savaş İsrail-Hamas savaşı ya da İsrail-Filistin savaşı değil, Siyonizm’in kontrolündeki küresel emperyalizm ve buna direnen insanların savaşıdır. Bu savaş yıllar yılı tüm dünyaya insan hakları, özgürlük ve adalet dersi veren Batı’nın ikiyüzlülüğünü gözler önüne sermiştir. Bu değerlere yönelik söylemlerinin ne kadar çıkar ve menfaat merkezli ve içi boş olduğunu ortaya koymuştur. Doğrusu Batı’nın bu ikiyüzlülüğü konusunda yüzlerce kitap yazsak bu kadar açık ve net şekilde insanlara bunu anlatamazdık. Dolayısıyla Gazze olayları Batı’nın yüzündeki maskeyi düşürdü; tarihsel süreçte sömürge ve kolonicilik dönemlerinde olduğu gibi kendi çıkar ve menfaatleri için nasıl zulmü meşrulaştıran ve canavarlaşan bir zihin yapısına sahip olduklarını açığa çıkardı. Bununla birlikte bu olaylar diğer yandan Batı ülkelerinde yaşayan halkların da kendi yönetim mekanizmalarının bu ikiyüzlülüğünü anlamalarına da sebep oldu. BU nedenle ABD’den Avustralya’ya, İngiltere ve Almanya’dan Fransa’ya halklar bu zulmü tel’in için sokaklara döküldü. Hatta bu olaylar vesilesiyle insanlar akın akın kendilerine değer diye dayatılan şeyleri sorgulamaya, İslam’a ve Müslümanlara yönelik önyargıları yıkmaya başladılar. Bu durum onların bir kısmının İslam’la buluşmasına da vesile oldu. 

Soru: Netanyahu başta olmak üzere pek çok İsrailli yetkili sık sık Tevrat’tan, hatta İncil’den alıntılarda bulunarak Gazze’nin yok edilmesi gerektiği şeklinde açıklamalar yapmıştır. Oysa aynı Tevrat ve İncil’de insanları adalet ve iyiliğe teşvik eden, haksızlıklardan uzak durulmasını öğütleyen pasajlar mevcuttur. Objektif bir gözle kutsal kitaplar üzerine araştırmalar yürüten bir akademisyen olarak Gazze örneğinde Tevrat ve İncil’deki ilgili pasajları değerlendirebilir misiniz?

Cevap: Siyonist işgalcilerle onlara destek veren bazı çevrelerin sıklıkla kutsal metinlerinden referansla yaptıkları zulmü ve katliamı meşrulaştırma yoluna gittikleri görüldü. Örneğin işgale ve zulme başkaldıran Filistinliler Amaleklerle özdeşleştirilerek Filistinliler dindar Yahudiler ve Hıristiyanlar nezdinde adeta “şeytanlaştırılmaya” çalışıldı. Benzer şekilde Siyonist işgalci çetenin yaptıkları da Yeşeya kehanetleri ile açıklanmaya çalışıldı. Böylelikle etnik temizlik ve soykırım politikası teopolitik bir zemine oturtulmaya çalışıldı. 

Amalekler Yahudi geleneğinde Hz. İshak’ın oğlu Esav’ın soyundan gelen ve tarihsel olarak İsrailoğullarının düşmanı kabul edilen bir halk olarak betimlenir. Yahudi kutsal metninde Amalekler, Kenan diyarına doğru yolculuğunda İsrailoğullarına saldıran bir halktır. Bu Halka karşı Tanrı’nın Yeşu’yu (Joshua) yönlendirdiğine, ona, onlara saldırmasını ve kadın-erkek, yaşlı-genç tüm mensuplarını hatta sahip oldukları hayvanları bile tamamıyla öldürüp yok etmesini emrettiği belirtilir. Amaleklere yönelik bu ve buna benzer atıflardan hareketle işgalci Siyonistler Gazze’de, Batı Şeria’da, Kudüs’te ve diğer bölgelerde Filistinlilere karşı yürütülen zulüm ve soykırım politikasının meşru olduğunu savunmakta ve böylelikle dindar Yahudiler ve bu metinlerin kutsiyetine inanan dindar Hristiyanlar nezdinde yaptıklarını savunmaktadırlar. Benzer şekilde yürüttükleri politikanın Yeşaya’nın kehanetlerinde söz edilen Mesih döneminin gerçekleşmesine yönelik olduğnu ileri sürmektedirler. Yeşeya söz konusu kehanetlerinde İsrailoğullarının Kudüs ve civarında egemenliğinden, mutlak iktidarından bahsetmektedir. Netanyahu ve etrafındakiler de böylelikle şu an yapmakta oldukları şeyin bu kehanetin gerçekleştirilmesi olduğunu ifade etmektedirler. Tüm bu ve benzeri açılamalar ve yorumlar Filistin’in tamamıyla işgaline ve buradaki halkın sürülüp yok edilmesine dayalı politikanın dindar Yahudi ve Hristiyan halklar nezdinde meşrulaştırılmasına yönelik bir teopolitiktir.

Soru: İsrail’in tarihi ve dinî birçok hedefi bulunmaktadır. Filistin ve civar coğrafyaları da kapsayan “Arz-ı mev’ud (vadedilmiş topraklar)” projesi bunların en bilinenidir. Yahudi kaynakları ve Siyonist ideoloji bağlamında bu projeden bahsedebilir misiniz?

Cevap: Arz-ı Mev’ud ya da vadedilen topraklar inanışı, Yahudilerin kendilerine yönelik tarihsel bir köken mitosundan başka bir şey değildir. Yahudi kutsal metni Hz. İbrahim’e hitaben tanrının onun soyundan bir halka ırat Irmağından Mısır ırmağına kadar olan bir bölgeyi, bu bölgedeki diğer halkların topraklarını verdiğinden söz etmektedir. Hz. İbrahim’in soyundan gelecek olan söz konusu bu halkın Tanrı tarafından etnik kimlik olarak seçilmiş olduğuna inanılan İsrailoğulları olduğu belirtilmektedir. Böylelikle Yahudiler, kabaca Fırat’tan Nil’e kadar geniş bir coğrafyayı kapsayan bu bölgenin kendilerine Tanrı tarafından verildiğine inanmaktadırlar. Kudüs ve Filistin ise Arz-ı Mev’ud’un merkezi kabul edilmektedir. Bu inanış gerçekte tarih boyu defaatle sürgün edilen, burunları sürtülen Yahudiler tarafından kendileri hakkında uydurulan bir şeydir, buna dair anlatılar da bir köken mitosudur. Bu inanış bugün seçilmişlik öğretisiyle birlikte Siyonizmin en önemli iki temel motivasyonundan birisi olmuştur. Siyonist ideoloji bu doğrultuda dünyada yaşayan tüm Yahudilerin vadedilen toprakların merkezi kabul edilen işgal altındaki Filistin’e göç etmeleri gerektiğini dillendirmekte, bu konuda projeler yapmaktadır. 

Soru: İsrail’in Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine Süleyman Mabedi yapma emelleri olduğu herkesin malumudur. Bu hususta oldukça sinsi ve sistematik çalışmalar yapmaktadır. Yahudilerin devlet kurma tarihine de değinerek buna dair bilgi verebilir misiniz?

Cevap: Siyonistlerin Filistin’i işgallerindeki temel amaçlardan birisi, dahası en önemlisi Kudüs’e ve buradaki Mescidi Aksa ile Kubbetu’s-Sahra’nın bulunduğu alana tam hakimiyet sağlamaktır. Birçok Siyonist lider Kudüs’e hâkim olmadıkça vadedilen topraklarda tam hakimiyet kurulamayacağını, “tapınak tepesi” olarak adlandırdıkları Mescidi Aksa’nın bulunduğu alanda hakimiyet kurmadıkça da Kudüs’te tam anlamıyla bir hakimiyet sağlanamayacağını ifade etmektedirler. Bu doğrultuda Siyonistlerin bugün yürüttükleri mücadelenin nihai hedefi Kudüs’te ve Mescidi Aksa’nın bulunduğu alanda tam anlamıyla bir egemenlik sağlamaktır. Bu hakimiyetin pratikte ortaya çıkacak göstergesi ise Mescidi Aksa’nın bulunduğu alanda bir Yahudi mabedinin inşa edilmesi olacaktır. İlkinin Hz. Süleyman tarafından yapıldığına, daha sonra bunun Milat öncesi altıncı yüzyılda Babiller tarafından yıkılması üzerine Zerubbabel tarafından inşa edilen ikinci mabedin de Milat sonrası 70 yılında yıkıldığına inanan Yahudilerin en önemli hedefleri Kudüs’te üçüncü kez bu mabedin inşa edilmesidir. Ancak bu mabet inşa edilip mabet vasıtasıyla kurban gibi dini ritüellerin tam anlamıyla icra edilmesiyle vadedilen topraklardaki iktidarlarının pekişeceğine inanmaktadırlar. Bu nedenle Siyonist projenin en önemli ayağı üçüncü mabedin inşa edilmesidir. Bunun için de Mescidi Aksa ile Kubbetu’s-Sahra’nın ortadan kaldırılması gerekmektedir. Her ne kadar başlangıçta diasporada yaşayan ve özellikle Hristiyan Batı’da ciddi bir problemlerle yüz yüze olan Yahudilere bir vatan oluşturma ideali doğrultusunda seküler milliyetçi bir proje olsa da Siyonizm zamanla dini referansları temel alan bir harekete evrilmiştir. İngiltere gibi zamanın emperyalist güçlerinin Ortadoğu’ya yönelik siyasal, askeri ve ekonomik hedefleri doğrultusunda verdikleri destekle Siyonist hareket Filistin’i işgal etmiştir. Bunda kuşkusuz özellikle İngiltere’nin büyük rolü olmuştur. 1917 yılında İngilizlerce Siyonist harekete verilen resmi destek doğrultusunda İngiltere tarafından önce Filistin işgal edilmiş ve sonra da İngilizler koruması altında Yahudiler Filistin’e göçe teşvik edilmiştir. Ancak ilginç olan kabaca 1930’lu yılların sonlarına kadar Yahudiler buna pek iltifat etmemişlerdir. Bunun nedeni hem yüzlerce yıldır yaşamakta oldukları yerlerden ayrılmak istememeleri hem de Siyonist projenin tanrının iradesine aykırı seküler bir proje olduğunu düşünmeleridir. Zira vadedilmiş topraklara ancak Mesih geldiğinde döneceklerine inanan Yahudiler, Mesih’in henüz gelmemiş olduğu bu zamanda Siyonist projenin adeta Mesih rolüne bürünerek Tanrı’nın planına aykırı bir iş yaptığına inanmaktadırlar. Ancak 1930’ların sonlarında Naziler tarafından özellikle Yahudilere karşı başlatılan takibat ve katliam Siyonizm’e karşı bu tutumu bir anda değiştirmiş ve Siyonist projenin Yahudilerce sahiplenilmesine neden olmuştur. Böylelikle işgal altındaki Filistin’e yoğun göç dalgası başlamış ve nihayetinde İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD ve İngiltere gibi galiplerin lehine kurulan küresel düzende Filistin’in işgal edilen topraklarında İsrail bir devlet olarak ortaya çıkmıştır. Tüm bumlar dikkate alındığında işgalci İsrail gerçekte emperyalist bir projedir. Bu proje ile emperyalist Batı bir yandan kendi içindeki Yahudi sorunundan bir şekilde kurtulurken bir yandan da işgalci Siyonist yapıyı adeta bir hançer gibi bölgenin kalbine saplayarak Ortadoğu’ya yönelik siyasal, askeri ve ekonomik çıkar ve menfaatlerinin geleceğine yatırım yapmıştır. 

Soru: İsrail’in her türlü desteklenmesini dinî bir emir olarak telakki eden ve “Tanrı’yı kıyamete zorlama” felsefesine sahip olan Evanjelistler ve Evanjelizm hakkında bilgi verebilir misiniz?

Cevap: Her ne kadar kıta Avrupa’sında özellikle de Almanya’da Lutherci kiliseler için kullanılsa da Evanjelizm terimi özellikle Kuzey Amerika’da fundementalist fanatik fdin anlayışlarıyla tanınan bir grup kilise akımı için kullanılan bir kavramdır. ABD’yi “Tanrı ülkesi” ABD’lileri de “Tanrı halkı” olarak gören Evanjelikler özellikle İsrail’e ve Yahudilere verdikleri destekle ön plana çıkmaktadırlar. Bağlılarının büyük kısmı Siyonizme açıktan destek veren Evanjelizm “filo-semitizm” olarak, Evanjelikler de “Hristiyan Siyonistler” olarak nitelenmektedir. Bir terim olaark 19. Yy sonlarında ilk kez kullanılsa da Siyonist ideoloji bir öğreti olarak çook daha öncelere aittir. Özellikle Anglosakson dünyadaki Hıristiyanlar arasında kutsal metnin literal okunuşundan hareketle İsrailoğullarının seçilmişliği ve onlara yönelik vadedilen topraklar öğretisiyle birlikte İsa Mesih’in ikinci gelişi beklentisi dikkat çekmiştir. Bu doğrultuda İsa Mesih’in ikinci gelişi öncesi dönemde vuku bulması beklenen Yahudilerin sürgünden vadedilen topraklara dönmeleri, burada egemen olmaları, Kudüs’te mabedi tekrar inşa etmeleri ve civardaki halkların onlara saldırmasıyla büyük bir savaş çıması gibi kutsal metindeki kehanetler üz<erinde durulmuştur. Ancak bütün bu olayların olması akabinde İsa Mesih’in yeryüzüne tekrar geleceğine inanan bu fanatik Hıristiyanlar, bunun bir an gerçekleşmesi için özel bir çaba sarfetmişler hatta bu doğrultuda 1841’de yayınladıkları bir memorandum örneğinde olduğu gibi Avrupa’daki monarşi yönetimlerini faaliyete geçmeye davet etmişlerdir. Nitekim bu çabalar Hristiyan ülkelerde yaşayan Yahudilerin de bir an önce vadedilen topraklara dönüp orada yerleşmeye teşvik edilmesini de içermiştir. Bunlar dikkate alındığında esas itibarıyla Siyonizm bir açıdan evanjelik Hristiyanların gelecek dönem beklentileriyle de örtüşen ve onlar tarafından kurgulanıp Yahudilere pazarlanan bir proje olarak gözükmektedir. 

Soru: Filistin coğrafyası Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altındayken orada üç dinin mensupları huzur içerisinde yaşamaktaydı. Osmanlı bunu nasıl başardı ve şu an en azından söylem planında kalsa da “küresel barış” için kurulan teşkilatlar bunu neden başaramamaktadır?

Cevap: Filistin’deki kabaca 1200 yıllık İslam ve bunun içinde olan 400 yıllık Osmanlı egemenliği döneminde Filistin bölgesinin çok kültürlü yapısını koruduğu ve bazı sınırlı dönemler haricinde burada genelde barış ve esenliğin hakim olduğu bilinmektedir. Bunun en temel nedeni kuşkusuz İslam’ın insana, insanın özgür iradesine, canın, malın, aklın, neslin ve dinin korunmasına ve bunlara saygı duyulmasına dair duruşudur. Günümüz dünya düzeninde ise insana dair bu temel değerlere saygı ancak sözdedir. Yalnız Gazze’de değil Irak ve Afganistan’dan Libya ve Yemen’e dünya genelinde yaşanan hadiselerde insan haklarına saygının yalnızca güçlüler için söz konusu olduğu, emperyalist güçlerin çıkar ve menfaatleri söz konusu olduğunda ise bunların hiçbir anlamının olmadığı ortaya çıkmıştır. 

Soru: Gündemi takip eden ve güncel vaziyete dair paylaşımlarda bulunan bir akademisyen olarak, Filistin meselesi hakkında medyanın ve hususen de akademi camiasının tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Cevap: Özellikle Müslüman dünyada yalnızca yönetim erki değil akademi, entelektüel camia ve sanat çevreleri maalesef sınıfta kalmıştır. Basit ekonomik çıkarlar, kariyer ve ikbal hesapları, evladu iyale yönelik gelecek kaygıları aklın ve vicdanın önüne geçmiştir. Bu nedenle genelde bu çevrelerin soykırım ve etnik temizlik karşısında adeta üç maymunları oynadığı görülmektedir. Medyaya baktığımızda ise gerek Türkiye’de gerekse bölgedeki diğer ülkelerde medyanın büyük kısmının iktidarın duruşuna paralel bir duruş gösterdiği, Gazze olayları konusunda iktidarların takındığı politik tavrı desteklediği gözden kaçmamaktadır. Batı ülkelerine baktığımızda burada da genelde benzer bir durum söz konusudur. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere birçok Batı ülkesinde önde gelen medya kuruluşları Siyonist politikaya açıktan destek vermekte, yaşanan gelişmeleri bu doğrultuda maniple ederek vermeye çalışmaktadır. Akademik çevreye baktığımızda Batıdaki halklar düzeyinde Batı yönetimlerinin iki yüzlü politikasının sorgulanmasına paralel şekilde Batıdaki akademik çevrelerde de bu sorgulama yapılmakta ve üniversitelerde hatırı sayılır şekilde Siyonist katliama karşı sesini yükselten bir duruş sergilenmektedir. Hatta bu konuda Türkiye ve bölge ülkeleri ile karşılaştırıldığında Batı sanat, akademik ve entelektüel dünyasının Filistin’deki zulme karşı çıkma hususunda kıyas kabul etmez şekilde çok daha ileride olduğu görülmektedir.

Soru: Filistin’de nihai bir çözüm nasıl mümkün olabilir? Bu sorunun bir uzantısı olarak da Gazzeli Müslümanlar İslam ülkelerinden ve özellikle de Türkiye’den ne bekliyor? Diğer bir ifade ile İslam ülkeleri Gazze için ne yapmalı?

Cevap: Filistin’de yaşanan zulmün tek çözümü Siyonist işgalin <tamamıyla son bulması, işgalcilerin buradan çıkarılmasıdır. Günübirlik siyasi mülahazalar bir tarafa gerçek anlamda adil olan, olması gereken budur. Aksi takdirde işgalden ve işgalcilerden kaynaklı bu sorun devam edecektir. Gazzeli Müslümanların doğrusu İslam ülkelerinden ya da Müslüman dünyadan tüm bu yaşananlar dikkate alındığında bir beklentileri var mıdır bilemiyorum. Zira İslam dünyası denilen çevrenin yaşananlar karşısında ortaya koyduğu sadece laf üreten tavır dikkate alındığında İslami değerler doğrultusunda zulme karşı çıkmayı, adaleti esas alan bir Müslüman dünyanın gerçekte var olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir. İslam ülkeleri denilen ülkelerde iktidarların Filistin’de işlenen katliama karşı bir taraftan retorik içerikli söylemlerle bol bol kınama yaparken diğer taraftan işgalci Siyonistlerle bunların küresel destekçileriyle açıktan iş birliği içinde olmaları düşündürücüdür. Türkiye’nin yapılan bu katliama karşı yapması gereken ya da katliama karşı çıkan vicdanların Türkiye’den beklentileri, Türkiye’deki yöneticilerin ifadesiyle bu “terör örgütü”ne terör örgütü muamelesi yapılmasıdır. Bu doğrultuda beklenti işgalci güce destek mahiyetindeki her türlü siyasal, ekonomik ve askeri ilişkinin kesilmesi, soykırım ve etnik temizlik faaliyetinin yurtiçi ve yurt dışı her platforma kayda geçirilmesi, zulüm altındaki insanların özgürlük mücadelesine her türlü desteğin verilmesidir. 

Bu yazı İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin 2023 yılına ait e-Bülteninden (s. 96-102) alınmıştır. İlgili belgeye ulaşmak için tıklayınız.

Yorumları GösterYorumları Gizle

Bir yorum yazın