Giriş
Payitaht İstanbul’un sembolü olan eserlerden birisi de Bâyezid Meydanı’nda bulunan ve bugün İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısı olarak kullanılan âbidevî yapıdır. Bu kapı, aynı zamanda Türkiye’de “Üniversite”nin sembol bir kapısıdır. Bu âbidevî kapı, kitâbeleri ile devamlı bir tartışmanın konusu olmuştur.
Bugün, İstanbul Üniversitesi merkez kampüsünün bulunduğu yerde Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan ve ilk saray olan Eski Saray yapıları bulunmakta idi. Fatih Sultan Mehmed, Saray’ı şimdiki Topkapı Sarayı’nın bulunduğu alana taşıdıktan sonra Eski Saray vefat eden sultanların ailelerine tahsis edilir olmuştur. Buradaki ahşap yapılar XVII. ve XVIII. asırlarda yangınlarla tahrip olmuştur. Her yangından sonra binalar yeniden inşa olunmuştur. 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra Askerî yönetimin merkezine bu binalar tahsis edilmiştir. Seraskerlik, 1879 yılında Harbiye Nezareti’ne çevrilince bina Harbiye Nezareti olarak kullanılmıştır. 1894 depreminde zarar gören Serasker binası İtalyan mimar Raimondo D’Aronco tarafından restore edilmiştir. Sultan II. Mahmud döneminde şimdiki Bâb-ı Seraskerî yapısının biraz güneyine bugünkü Bâbıâli’nin saçaklı kapısına çok benzeyen bir kapı yaptırılmıştır. (Resim 1)

Ahşap olan binalar, 1864 yılında Sultan Abdülaziz döneminde yıktırılmıştır. Yerine Fransız mimar Bourgeois tarafından şimdiki kârgir binaların yapımına başlanmış ve 1866 yılında tamamlanmıştır. Daha önce yapılan Sultan II. Mahmud dönemine ait saçaklı kapı da yıktırılarak yerine, biraz kuzey tarafta olmak üzere Paris’teki Charles de Gaulle Meydanı’ndaki Zafer Tâkı (Arc de triomphe) benzeri, âbidevî bir kapı yaptırılması irade edilir ve bugünkü âbidevî kapı inşa olunur. (Resim 2-3)


I. Bâb-ı Seraskerî Kitâbeleri
Bugün Bayezid Meydanı’na hâkim olan bu âbidevi kapının yapısından başka üzerinde bulunan kitâbelerle de dikkat çeken bir yönü bulunmaktadır. Bu âbidevi kapının ön ve arka yüzünde bulunan kitâbeler şunlardır:
Kapının ön yüzü sağ tarafta pafta içerisinde Celî Sülüs hat ile:
“İnnâ fetehnâ leke fethan mübînâ”1
Kapının göze çarpan en görkemli yazısı, ön yüzün orta kısmındaki paftada bulunan celî sülüs kitâbedir. Burada müessesenin ismi olan şu ibare bulunmaktadır:
“Dâire-i Umûr-i Askeriye”2
Kapının ön yüzü sol tarafta pafta içerisinde Celî Sülüs hat ile:
“Ve yensurakallahu nasran azîzâ”3
Bu kısımda kitâbenin ortasına gelecek ve satırı aşmayacak şekilde istifli “Ketebehû Mehmed Şefik” şeklinde Hattat Mehmed Şefik Bey’in imzası ve 1282 tarihi yer almaktadır.4 (Resim 4-7)




Kapının arka yüzü sağ tarafta pafta içerisinde Celî Sülüs hat ile:
“Nasrun minallahi ve fethun karîb”5
Sol tarafta pafta içerisinde Celî Sülüs hat ile:
“Ve beşşiri’l-mü’minîn [Yâ Muhammed]” 6
Bu kısımda “Nun” harfinin iç kısmına “Ketebehû Şefik” şeklinde Hattat Mehmed Şefik Bey’in imzası ve paftanın içerisinde sol tarafta h. 1282 tarihi yer almaktadır.
Kapının arka yüzünde ve orta kemer üzerinde ise Celî Talik ile dört mısra halinde paftalar içerisinde, Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi7’nin Celî Talik hat ile yazdığı şu beyitler yer almaktadır: (Resim 8)

Matla’ı-envâr-ı şevket şems-i evc-i saltanat
Âsuman durdukça olsun mazhar-ı nasr-ı Azîz
Askere Nüzhet kulu tebşîr eder târîhini
Lutf-i Şâh Abdülazîz açtı der-nasr-ı azîz8
[Ketebehu] Mustafa İzzet 12829
Âbidevî kapının ön ve arka yüzünde, alın kısmında kapının inşa tarihinde Padişah olan Sultan Abdülaziz’in tuğrası bulunmaktadır. Tuğralar devrin önemli hattatlarından Abdülfettah Efendi10 tarafından çekilmiştir. Tuğra metni şöyledir: (Resim 9- 10)


“Abdülazîz Han bin Mahmud el-muzaffer daima”
Ketebehu Abdülfettah11
Kitâbelerde devrin üç büyük hattatının imzası bulunmaktadır. Bunlar Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Hattat Mehmed Şefik Bey ve Hattat Abdülfettah Efendi’dir. Her üç hattat da XIX. asır hat sanatının üslup sahibi zirve isimleridir. Hattat Mehmed Şefik Bey ve Hattat Abdülfettah Efendi birlikte, h. 1271/1855 Bursa Depremi’nde sonra Padişah iradesi ile Bursa Ulucami yazılarının tamirinde, yeni hat ve levhaların yazımında görev yapmışlardır. Kazasker Mustafa İzzet Efendi ise, 1849 yılında Ayasofya Camii restorasyonunda kubbe yazısını ve meşhur “Cami Takımı” denilen levhaları yazan hattattır.
Bâb-ı Seraskerî kitâbelerinin yazdırılmasıyla ilgili kaynaklarda hoş olaylardan da bahsedilmiştir. Osman Nuri Ergin, Muallim Cevdet’i anlattığı eserinde Bâb-ı Seraskerî’nin Celî Sülüs kitâbelerinin yazılış hikâyesini şöyle anlatır:
“Yapılışı epey uzun sürmüş olan Daire-i Umûr-ı Askeriye’nin nihayet beş on gün içinde açılış töreninin yapılmasını Sultan Abdülaziz günün birinde emretmiş. İradesi inşaat heyetine tebliğ edildiği zaman apışıp kalmışlar. Binanın daha pek çok noksanları bulunduğu ve hele kapı üzerindeki yazıları henüz yazılmamış olduğu için telâşa düşmüşler. En göze çarpacak noksan da burada olduğu cihetle yazı işini her şeyden önce bitirmek üzere zamanın en büyük hattatlarından birisi olan hattat Şefik Bey’i davet etmişler, yazının nihayet üç, dört gün içinde yazılıp bitirilmesini rica etmişler. Ve ne kadar para isterse verileceğini de anlatmışlar. Şefik Bey 60 altın liraya bu işi yapabileceğini söylemiş, itirazsız kabul etmişler. Bunun üzerine Şefik Bey çalışmak için kendisine geniş bir yer ve büyükçe bir masa verilmesini istemiş. Arzusu derhal yerine getirilmiş. Şefik Bey masanın üzerine büyük kâğıtlar sererek ve eline de hemen oradan tedârik ettiği iki tahta parçası alarak kalem şeklinde birbirine bağlamak sûreti ile yazıyı yazmaya başlamış, bir yandan da birlikte getirdiği çırakları evvelâ yazının aralarını doldurmaya, sonra taşa nakil ve hâkkedilmek için iğne ile delmeğe başlamışlar. Bu ameliye nihayet altı saat içinde yani yarım günde bitmiş. Bu yazı işini Şefik Beyle görüşmeğe ve pazarlık yapmağa memur edilen inşaat heyeti memurlarından genç bir erkân-ı harp yüzbaşısı da bu hâli dikkatle takib ediyor ve heyete malûmât veriyormuş. Yazının böyle az zaman içinde bittiğini gören genç yüzbaşının kıskançlık ve tamahkârlık damarları kabarmış, kendisinin otuz gün çalışarak ay sonunda ancak tayınla birlikte altı lira aylık aldığını, binâenaleyh böyle beş altı saat çalışan bir adama 60 lira verilemeyeceğini söylemeye ve tediye husûsunda müşkilât göstermeğe başlamış, keyfiyeti işi takib eden çırakları hattata bildirmişler, o da yaşını ve yazıya sarfetmiş olduğu zamanları hatırlayarak: -Yüzbaşı beye söyleyiniz. “Bu yazı 6 saatte değil 60 senede yazılmıştır.12 Kendilerine 6 gün değil, 6 hafta, 6 ay da değil, tamam 6 sene mühlet veriyorum. Bu müddet içinde bu yazının bir harfini yazabilirlerse istediğim paranın altı mislini kendilerine hediye olarak veririm” diye heber göndermiş. Bereket versin ki işe asıl tecrübeli ve kâdirşinas inşaat heyeti karışarak hattat da zahmetinin mukabilini ve gördüğü işin mükâfatını alabilmiştir. Ah bu gençlik, ah bu kadir-nâşinaslık ve ihtisasa kıymet vermemeklik. Cevdet bunu anlattıktan sonra böyle tarihî bir vakıa hatırı için olsun bu kitâbelerin üstü örtülür mü? derdi.”13
İlginçtir, kaynaklarda tıpkı Hattat Mehmed Şefik Bey’e olduğu gibi Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye yazdırılan arka yüzdeki Celî Talik kitâbenin meblağı için de itiraz vaki olmuştur. Bu kitâbe için padişahın kendisine 20 altın verdiği, bunun üzerine bazı hattatların “Kısa bir zaman için bu kadar para verilir mi?” diye hoşnutsuzluklarını dile getirmeleri üzerine Kazasker’in “Kısa zamanda yazıldığını gördüğünüz bu yazıları ben 20 yılda yazdım,” diyerek o maharete ulaşmak için harcadığı emeğe işaret ettiği rivayet edilmektedir.14
Hattat Şefik Bey’in yazı sanatındaki yeri ve yazılarının halâvetine işaret bakımından merhum Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarında anlattığı bir hikâyecik önemlidir:
“ Bir dervişin hat aşkı ve tarifi
1980’de Almanya’da idik. Köln şehrinde bir sohbette, bir dostun evinde, Almanya’nın hatta Avrupa’nın birçok yerlerinden gelen dostlar vardı. Fakir, gönlümü mest eden büyük hattatlardan bahsederken, Râkım’dan başladım.
Kazasker Şefik Bey, Şevki, Sâmi, Kâmil Akdik, Hasan Rıza, Neyzen Emin Bey, Ömer Vasfi, Hâmid, Halim deyince; orada köşede oturan yaşlı başlı bir derviş ki sonradan Muhibbullah Efendi olduğu anlaşıldı, bir şey söyledi.
Öyle ki, hat tarihinde, hat âşıkları arasında, hatt’a ait böyle derin bir mâna ifade eden bir tarif var mıdır? Dedi ki:
Efendim, eğer Cenâb-ı Hak buyursaydı ki:
“Kullarım, bana ibâdette serbestsiniz. Bana ibâdette serbestsiniz; yalnız beni tefekkür edeceksiniz: Kâinattaki benim kudretimi, güzel sahnelerimi, kudretime delâlet eden acayipleri, seyir ve temâşâ edip; beni gözünüzle, sözünüzle, özünüzle zikredeceksiniz, tefekkür edeceksiniz, gâfil olmayacaksınız…
“Eğer Rabbim bana böyle bir hürriyet verseydi, dedi. Ömrümü Üniversitenin kapısındaki, Hattat Şefik Bey’in eseri olan, ‘Dâire-i Umûr-i Askeriyye’ye bakmakla geçirirdim…”
Güya ben hat san’atı hakkında konuşma yapıyorum: Şefik Bey budur, Şevki Bey budur diyordum. Ömrümde duymadığım bu sözü işitince, vecd içinde kaldım.”15
II. Kitâbelerin Üzerinin Kapatılması
1923’te Cumhuriyetin ilanından sonra hükümet merkezi Ankara’ya taşındığından Harbiye Nezareti binası Darülfünun’a verilir. Mart 1924’e kadar da Darülfünun’un buraya taşınması kararlaştırılır. Bu sırada sadece, ön ve arka yüzde bulunan tuğraların üzeri mermer tabaka ile örtülmüş olabilir. İhtimal, diğer kitâbeler müessese ismi, âyet ve tarih kitâbesi olduğu için üzeri örtülmemiştir. (Resim 11)

İstanbul Üniversitesi kapısı üzerindeki kitâbelerle alakalı olarak kaynaklarda, ayırım yapılmaksızın kitâbelerin tamamının, 1927 yılında çıkan ve Osmanlı’dan kalan ve resmî işlerde kullanılacak bina üzerlerinde bulunan Padişah tuğraları ve saltanatı övücü ifadelerin bulunduğu kitâbelerin kaldırılmasını veya üzerlerinin örtülmesini âmir kanun16 çıktığı esnada İstanbul Darülfünun Emîni (Rektör) olan İsmail Hakkı Baltacıoğlu tarafından mermer tabakalarla kapattırılmak suretiyle kazınmaktan kurtardığı iddia edilmektedir.17 Hâlbuki İsmail Hakkı Baltacıoğlu 21 Kasım 1923- 2 Mayıs 1925 tarihleri arası Darülfünun Eminliği yapmıştır. Dolayısıyla, 15 Haziran 1927 tarihli kanun çıktığı sırada İsmail Hakkı Baltacıoğlu Rektör değildir.18 Az evvel de belirttiğimiz gibi, 1923- 1925 yılları arasındaki Darülfünun Eminliği sırasında, Darülfünun, Zeynep Hanım Konağı’ndan şimdiki yerine taşınırken, Baltacıoğlu sadece tuğraların üzerini mermer tabaka ile kapattırmış olabilir.19
Çünkü bazı eski fotoğraflarda, Atatürk’ün Millî Mücadele sonrası İstanbul’u ilk ziyareti olan Temmuz 1927’de, Üniversite kapısı üzerine asılan bez afişin altındaki kitâbenin ve yanlardaki kitâbelerin henüz kapalı olmadığı görülmektedir. Kapalı olan sadece üst kısımdaki Sultan Abdülaziz tuğrasıdır. (Fotoğraf: 12)

Encümen Arşivi fotoğraflarından anlaşılan, kitâbeler 1933 Üniversite Reformu’ndan sonra Darülfünun isminin değişmesi ve yeni ismin yazılması sırasında mermer tabaka ile kapatılmıştır. Binanın yeni ismi, “Dâire-i Umûr-ı Askeriye” yazısını kapatan mermer tabakanın üzerine yeni harflerle “İstanbul Üniversitesi” şeklinde yazılmıştır. Bu esnada ön ve arka yüzdeki bütün kitâbelerin üzeri mermer tabaka ile kapatılmıştır. (Fotoğraf: 13, 14, 16)



III. Kitâbelerin Üzerinin Açılması
1940’lı yılların sonunda, Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın rektörlüğü döneminde20, büyük ihtimalle 1949 yılında, Rektör’ün kendi iradesi ile ön ve arka yüzdeki tuğralar hariç Hattat Şefik Bey’in Celî Sülüs yazıları ile Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Celî Talik kitâbesi üzerinde bulunan mermer tabakalar kaldırılarak sanat şâheseri yazılar ortaya çıkarılmıştır. (Fotoğraf: 15)

Kitâbelerin üzerinin açılması ile ilgili olarak Süheyl Ünver, [Sıddık Sami] Onar Armağanı’na yazdığı hatıralarında şöyle demektedir: “İnkılâplarımızın başlangıcında mazimiz ile bazı bağlantılar meselâ yeni yazı inkılâbı esnasında birçok kitâbeler örtülmüştü. Lâkin üniversite inkılâbından sonra bir gün, kapatılan girişlerdeki kitâbeleri açmak istiyordum, nasıl karşılanabilir, dedi ve hükmünü vererek nihayet bunları açtırdı.”21
Kitâbelerin üzerindeki mermer tabakaların kaldırılarak yazıların ortaya çıkması ile ilgili olarak bir başka iddia da şöyledir: Daha sonraları “T.C. İstanbul Üniversitesi” yazısı tekrar yazdırılmak istenince bu sefer Güzel Sanatlar Akademisi’nden Emin Barın’a müracaat edilir. Emin Barın bu arada bir teklifte bulunur. Teklifi, Hattat Mehmed Şefik Bey ve Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi yazılarının üzerlerinde bulunan mermer tabakaların kaldırılmasıdır. Teklif kabul edilir ki, ön ve arka yüzde bulunan tuğralar hariç diğer kitâbeler açığa çıkarılır. T.C. rumuzu, Tuğranın üzerini kapatan mermer üzerine; “İstanbul Üniversitesi” yazısı da tuğranın alt kısmındaki boşluğa yazılır.22 Şüphesiz bu iki iddia telif edilebilir. Üniversitenin isminin yeni harflerle yazılması Prof. Emin Barın’a tevdi edildiğinde, zaten Rektör Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın da çoktandır aklında olan kitâbelerin üzerinin açılması fikri, Prof. Emin Barın’ın teklifi ve Rektör’ün hamlesi ile fiiliyatı geçmiş olabilir.
IV. Tuğraların Ortaya Çıkarılması
Bahsedildiği gibi daha önce, 1949 yılında kitâbelerin üzerinde bulunan mermer tabakalar kaldırılarak hat sanatının da şâheseri olan yazılar ortaya çıkarılır. Fakat kapının ön ve arka yüzünde bulunan tuğraların üzerleri kapalı kalmaya devam eder. 1980’li yılların sonlarında, kapıda yapılan restorasyonda devrin üst düzey yöneticilerinin, tuğraların üzerindeki tabakanın da açılması isteği maalesef fiiliyata geçemez.
İstanbul IV Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 23.02.2007 tarihli ve 1087 sayılı kararında, yapı üzerindeki mermer madalyonların açılarak, altında bulunduğu düşünülen tuğraların üniversite tarafından tespit edilmesi ve korunmuşluk durumunun bildirilmesi istenmiştir. 2013 yılının son aylarında, Üniversite Kapısı restorasyona alındı. Restorasyon çalışmalarına başlandığında madalyonların altında tuğraların bulunduğu tespit edildi. İstanbul I Numaralı Yenileme Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 19.02 2014 tarih ve 1209 sayılı kararı ile tuğralar tekrar gün yüzüne çıkarılmıştır. Böylece İstanbul’un simgesi olan yapılardan birinin iki yüzünde bulunan ve sanat değeri de olan tuğralar açığa çıkarılmış olur.23 (Fotoğraf: 4, 9-10,18)




Sonuç
Aslında Üniversite kapısı üzerindeki kitâbelerin üzerlerinin kapanmasının 1927 yılında çıkan kanunla pek alâkası yoktur. Kapı üzerinde bulunan tuğralar zaten kanundan önce, ihtimal Darülfünun’un 1924’te buraya nakli sırasında mermer blokla kapatılmıştır. Çünkü Darülfünun artık Türkiye Cumhuriyeti’nin bir müessesidir. Ön ve arka yüzdeki diğer kitâbeler de, Üniversite reformu sonrası 1933’te kapatılmıştır. Kitâbelerin üzerlerinin açılması da tıpkı kapatılması gibi peyderpey olmuştur. Yıllar önce, 1949 yılında evvelâ ön ve arka yüzdeki kitâbeler; yıllar sonra 2014 yılında da tuğralar ortaya çıkarılmış oldu. Kitâbelerin kapatılması ve açılmasında da devrin anlayışı ve yöneticilerin inisiyatifinin etkili olduğu görülmektedir.
Aslında, Türk Hat Sanatının şâheseri olan bu kitâbelerin ortaya çıkarılması bir hakkın tesliminden başka bir şey de değildir. Böylece seksen yıl kadar süren “tarihî bir arıza” giderilmiş oldu.24 (Resim 19- 20)


Dipnotlar
- İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk İslâm Sanatları Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Fetih Suresi 48/1. “Ey Muhammed! Doğrusu Biz sana apaçık bir zafer sağlamışızdır.” ↩︎ - Bu ibarenin kelime anlamı: “Askeri İşler Dâiresi”dir. Bugünkü “Genelkurmay Başkanlığı”na tekabül etmektedir. ↩︎
- Fetih Suresi 48/3. “Böylece sana, kimsenin güç yetiremeyeceği bir şekilde yardım eder.” ↩︎
- Hattat Mehmed Şefik Bey: tahminen 1230/1815 senesinde İstanbul’da doğdu. Önce Laz Ömer Vasfi Efendi’nin talebesi Ali Vasfi Efendi’den yazıyı öğrenmeye başladı. Hocası vefat edince teyzesinin kocası olan Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye talebe oldu. Uzun süre onun yanında yazı sanatının inceliklerini öğrendi. Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Abdülmecid döneminde ikinci imamlığa getirilince, onun yerine tüm yazı hocalıklarını Mehmed Şefik Bey aldı. H. 1271/1855 yılında Bursa’da meydana gelen depremde Ulucami büyük hasar görünce, orada bulunan yazıların tamir ve bakım işlerini yapmak, yeni levhalar yazmak için Hattat Abdülfettah Efendi’yle birlikte Bursa’ya gönderildi. Üç buçuk yıl orada kaldı ve caminin yazılarını tamir etti. Bunun yanı sıra camiye yeni levhalar da yazdı. Hattat Mehmed Şefik Bey, hocası Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yolunu geliştiren sanatkârdır. İki Kur’ân-ı Kerîm, çok sayıda duâ mecmuası ve levha yazmıştır. Kudüs’te Kubbe-i Sahrâ’da çini üzerinde bulunan Celî Sülüs Yâsin Suresi de Şefik Bey tarafından yazılmıştır. Hattat Mehmed Şefik Bey, 1297/1880 yılında İstanbul’da vefat etti. Kabri Yahya Efendi Kabristanı’ndadır. Hasan Rıza Efendi, Çırçırlı Ali Efendi ve Alaaddin Bey önemli talebelerindendir. (İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Hattatlar, (İstanbul: Maarif Vekâleti, 1955), s./pp. 384- 389; Talip Mert, “Hattat Mehmed Şefik Bey”, Arşiv Dünyası, 13 (2012), s. 74- 85.) ↩︎
- Saff Suresi 61/13. “Allah katından bir yardım ve yakın bir zafer vardır.” ↩︎
- Saff Suresi 61/13. “[Ey Muhammed!] İnananlara müjde ver.” Burada, âyetin sonuna eklenen [Yâ Muhammed] ibaresi, âyetin aslında yoktur. Âyette hitab Hz. Peygamber’e olduğu için Kur’ân dışındaki yazımlarda bazen bu ibare konulmaktadır. ↩︎
- Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi: 1216/1801 yılında Tosya’da dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta İstanbul’a gelerek, Sultan II. Mahmûd’un emri ile Enderun’a girdi. Mûsikî tahsili yanında Çömez Mustafa Vâsıf Efendi ve Yesârizâde Mustafa İzzet Efendi’den yazı meşk etti. Sultan Abdülmecid zamanında Padişah’ın sevkiyle Hattat Mahmûd Celâleddin üslûbunda yazmakta iken, daha sonra Mustafa Râkım ekolüne dönüş yapmıştır. Celî Sülüs’te Mahmud Celâleddin ile Mustafa Râkım arası bir şîveye sahiptir. Ayasofya Camii kubbe yazısı ve cihâryâr-ı güzin levhaları Kazasker Mustafa İzzet’in en önemli eserlerindendir. 27 Şevval 1293/ 15 Kasım 1876 tarihinde vafat etti. Kabri, Tophane’de Kadirihâne Dergâhı haziresindedir. (Bkz. Habib, Hat ve Hattâtân, (İstanbul: 1305), s. 175-176; İbnülemin, Son Hattatlar, s. 154-162; Hüseyin Sıdkı Köker, “Mustafa İzzet Efendi”, Selâmet, 6, 7, 12 (Eylül, Ekim 1962, Mart 1963); Muhiddin Serin, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Sülüs ve Nesih Meşk Murakkaı, (İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, 1996); Nurcan Toprak, Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi ve Eserleri (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2004, 134 s.) ↩︎
- Anlamı:
Yücelik nurlarının doğduğu yer, saltanat zirvesinin güneşi
Gökyüzü durdukça azîz yardıma mazhar olsun
Nüzhet kulu askere tarihini müjdeler
Şâh Abdülaziz’in lütfu azîz yardım kapısını açtı
↩︎ - Bkz. Toprak, Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi, s. 134. ↩︎
- Hattat Abdülfettah Efendi: 1230/1815 yılında Sakız Adası’nda dünyaya gelmiştir. Sülüs, Nesih ve celî yazıları Mustafa Şâkir Efendi’den, Tâ’lik yazıyı Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi’den öğrenerek icâzetnâme almıştır. Abdülfettah Efendi, sırasıyla Sivas ve Amasya Evkaf Müdürlükleri’nde, Saruhan ve Kastamonu Mal Müdürlükleri’nde bulunmuştur. 1274/1858’den itibaren mâdeni para ressamı oldu. Hattat Abdülfettah Efendi daha çok Sülüs, Celî Sülüs ve Celî Tâ’lik yazı çeşitlerinde eserler vermiştir. Bâyezid Câmii’nin üç kapısı üzerinde iç taraftan, Celî Sülüs’le yazısı bulunmaktadır. Bu yazılar direkt olarak sıvama altınla mermer üzerine yazılmıştır. Bâb-ı Hümâyûn’un iç ve dış tarafında Celî Sülüs yazılar ve Sultan Abdülmecid tuğrası bulunmaktadır. Yine Abdülfettah Efendi’nin Bursa’da bulunan Ulucami içinde nâdîde yazıları bulunmaktadır. Bu cami, h. 1271/1855 depreminde zarar gördüğünde Hattat Mehmed Şefik Bey’le birlikte Bursa’ya gönderilerek zarar gören yazıları tamir etmiş ve yeni yazılar yazmıştır. Hattat Abdülfettah Efendi, 8 Cemaziyelevvel 1314/16 Ekim 1896’da Vaniköy’de bulunan yalısında vefat etmiştir. Kabri, Çemberlitaş’ta Sultan II. Mahmud Türbesi Hazîresi’ndedir. (İbnülemin, Son Hattatlar, s. 24- 28) ↩︎
- Her iki yüzde bulunan tuğralarda tarih bulunmamaktadır. ↩︎
- Bu ifade kesretten kinâye olmalıdır. Zira Mehmed Şefik Bey (1230/1815 – 1297/1880), bu kitâbeyi yazdığı h. 1282/1865 tarihinde henüz elli iki yaşındadır. ↩︎
- Osman Nuri Ergin, Muallim M. Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi, (İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü, 2005), s. /pp. 242- 244. ↩︎
- Bkz. Köker, “Kadıasker Mustafa İzzet Efendi”, Selâmet, sy.10, (Ocak 1963), s. /p. 12. ↩︎
- M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar- 4, (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2014), s. 238- 239. ↩︎
- 28 Mayıs 1927 tarihinde kabul edilen ve 15 Haziran 1927 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren kanun metni şöyledir:
“Türkiye Cumhuriyeti Dâhilinde Bulunan Bilumum Mebânî-i Resmiye ve Milliye Üzerindeki Tuğra ve Methiyelerin Kaldırılması Hakkında Kanun
Kanun Numarası: 1057
Kabul Tarihi: 28.5.1927
Yayımlandığı R. Gazete: Tarih: 15.6.1927 Sayı: 608
Yayımlandığı Düstur: Tertip: 3 Cilt: 8 Sayfa: 664
Madde 1 – İçinde Devlete mütehattim bir vazife icra yahut Hükümetin veya belediyelerin efrat ile zaruri ve kanuni olan münasebetlerini temine tahsis edilen binalarla alelümum mektep binalarında vaktiyle Osmanlı saltanatını temsil için konulmuş olan, yahut vaziyetlerine göre halen temsile delalet eden tuğra veya armalar ve bunlarla beraber olarak sultanların medihlerini ihtiva eden kitâbeler hakkında ikinci madde hükmü tatbik olunur. Bu kabil tuğra ve arma ve kitâbe bulunan hususi binalar, bunlar kaldırılmadıkça veya örtülmedikçe yukarda zikrolunan faaliyetler ve münasebetlere tahsis olunamaz.
Madde 2 – Birinci maddedeki kayıtların şümulü dâhilinde olan tuğra ve arma ve kitâbeler devlet veya belediye malı olan binalarda bulunduğu halde kaldırılarak müzelere konulur.
Yerlerinden kaldırılmalarıyla gerek kendilerinin gerek bulundukları binaların, bediî veya tarihi kıymetlerine halel gelecek olanlar, eserin ve bulunduğu mahallin bediî kıymetini nakîsedâr etmemek üzere münasip vesâit ile örtülür.
Madde 3 – Alakadar vekâletlerin müracaatı üzerine Devlet binalarından hangi eserlerin kaldırılması veya örtülmesi lazım geldiğini tayin ve örtülmesi lazım ise şekil ve suretlerini tespit ile karar vermek Maarif Vekâletine aittir.
Madde 4 – Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 5 – Bu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.”
↩︎ - Bkz. Uğur Derman, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi etkinlikleri çerçevesinde Voyvoda Caddesi toplantılarında 22 Şubat 2006 tarihinde, “İstanbul’un Osmanlı Devri Kitabeleri” üzerine yaptığı konuşmada, Bâb-ı Seraskeri kitâbelerine değinmiş ve kanun çıktığında kitâbelerin kazınmasını, dönemin Rektörü Baltacıoğlu İsmail Hakkı Bey’in, üzerini mermer tabaka ile kapattırarak önlediğini belirtmiştir. Hâlbuki 1927 yılında kitâbelerle ilgili kanun çıktığında, Darülfünun Emini İsmail Hakkı Baltacıoğlu değil Nurettin Ali Berkol’dur. (M. Uğur Derman’ın konuşma metni için bkz. http://www.obarsiv.com/vct_0506_ugurderman.html). Ne hikmetse bu yazısı, makalemizden sonra yayımdan kaldırılmıştır. Makalenin ekran resmi ise arşivimizde bulunmaktadır. ↩︎
- Bu sırada Darülfünun Emini Dr. Nureddin Ali [Berkol] (15 Mayıs 1925- 13 Ekim 1927)’dir. Darülfünun eminleri ve daha sonra İstanbul Üniversitesi rektörleri için bkz. Oktay Aslanapa, İstanbul Üniversitesi Kuruluş, Tarihçe, Teşkilat ve Öğretim Üyeleri, (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayını, 1983), s. 34; Ekmeleddin İhsanoğlu, Darülfünun, (İstanbul: İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi, 2010), c. I, s. 370. ↩︎
- Filhakika, bu kanun yürürlüğe girince İstanbul’da ve Türkiye’nin pek çok yerinde bazı işgüzarlar tarafından kitâbeler ve özellikle kitâbelerin üst kısmında bulunan Padişah tuğraları kazınmaya başlanmıştır. Bugün birçok yerde tuğrası kazınmış kitâbeye rastlamak mümkündür. Bir çırpıda İstanbul’da kazınmış bazı kitâbeler şöylece sıralanabilir: Divanyolu Cevri Kalfa Mektebi Padişah tuğralarının ikisi (Bu mektebin, Hattat Yesârizâde’ye ait olan Celî Talik çeşme kitâbesi de kazınırken Halil Edhem’in müdahalesiyle –dört mısraı kazındıktan sonra- durdurulmuştur.), Gülhane Parkı girişinde bulunan çeşme alınlığındaki tuğra, Tarabya Vilayetler Evi önündeki çeşme kitâbesinin tuğrası, Fındıklı Zevkî Kadın Çeşmesi tuğrası, Eyüp Sultan Reşad Numune Mektebi tuğrası (kitâbesiyle birlikte kazınmıştır.), Soğukçeşme Askeri Rüşdiye binası tuğrası, Sirkeci Garı kitâbe ve tuğrası, Büyük Postahane binası kitâbe ve tuğrası, Fatih Askerî Rüşdiye Binası (Bugün Fatih İlkokulu) tuğrası, Silahdar Yahya Efendi Çeşmesi tuğraları, Kasımpaşa Cezairli Hasan Paşa Çeşmesi tuğrası, Haliç Tersanesi Giriş kapısı kitâbe ve tuğrası, Galata Kulesi kitâbesi tuğrası, Kadıköy Halid Ağa Çeşmesi tuğraları, Üsküdar Toptaşı Askerî Rüşdiye binası tuğrası… (Kazınan kitâbelerle ilgili olarak daha geniş bilgi için bkz. Osman Öndeş, Vurun Osmanlı’ya. (İstanbul: Timaş Yayınları, 2012). Bu tuğralardan Sultanahmet Cevri Kalfa Mektebi ve çeşmesinin Sultan II. Mahmud tuğraları CNC kesimi yapılarak yerlerine yapıştırılmıştır. Fakat, tuğraların sanat özelliği kesimden kaynaklı kaybolmuştur. Üstelik bir tuğra da yerinden koparak düşmüştür. Kezâ Büyük Postahane’nin Sultan Reşad’a ait tuğrası da mermere kazıma suretiyle yapılmış ve yerlerine konulmuştur. Fakat iki tuğranın da sanat özelliği olmaması bir yana maalesef yanlışları bulunmaktadır. ↩︎
- Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar, 24. 06. 1946- 24. 06. 1949 ve 25. 06. 1959- 28. 10. 1963 tarihleri arsında iki ayrı dönemde rektörlük yapmıştır. ↩︎
- A. Süheyl Ünver, “Bir Zamanın Reisül Uleması Ardından”, Onar Armağanı, (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını), 1977, s./p. 933; Kezâ, Uğur Derman, kitabelerdeki mermer tabakaların kaldırılması hususunda da mezkûr konuşmada şöyle söylemektedir: “Daha sonra hocamız Süheyl Ünver, İstanbul Üniversitesi rektörü Sıddık Sami Onar’a, 1949 yılında: “Artık bunların üstünden çok zaman geçti, niye kapalı tutuyorsunuz, açın bunu” demiş ve o da kabul edip mermeri kaldırtınca yazılar ortaya çıkmış.”. Hâlbuki bizzat Süheyl Ünver, Onar Armağanı’na yazdığı hatıralarında (s. 933) işin doğrusunu yazmıştır. ↩︎
- Bu konu ile ilgili bkz. Abdullah Taşçı, “Hocam Emin Barın”, Bir Yazı Sevdalısı Emin Barın, (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002), s. 24- 25; Arzu Karamani Pekin, Emin Barın Çizgiden Dışarı, (İstanbul: Boyut Yayıncılık, 2010), s. /pp. 125, 128; Muhittin Serin, “Hattat Emin Barın ve İstanbul Sanat Muhiti”, Akademik Araştırmalar Dergisi, (Kasım 2010- Nisan 2011), s. 47- 48, c. II, s. 388; Talip Mert, “Hattat Mehmed Şefik Bey”, Arşiv Dünyası, sy. 13 (Yaz 2012), s. 80; Emin Barın’ın asistanlarından Yrd. Doç. Abdullah Taşcı ile 23 Mayıs 2014 Cuma günü yaptığım telefon görüşmesinde; makalede yazılanların doğru olduğunu ve Emin Barın hocadan bu hususu duyduğunu; yine hocanın asistanlarından Yrd. Doç. Savaş Çevik ile 29 Mayıs 2014 Perşembe günü yaptığım telefon görüşmesinde de,detanbul Üniversitesi giriş kapısı kitâbeleri meselesini hocadan duyduğunu söylemiştir. Savaş Çevik, Abdullah Taşçı’nın söylediklerini de aynen teyid etmiştir. ↩︎
- Üniversite kapısı üzerindeki tuğranın ortaya çıkarılması basında ve sosyal medyada geniş şekilde yer almıştır. Konu ile ilgili çıkan haberler için bkz: “Sultan Abdülaziz’in tuğrası gün yüzüne çıktı” Zaman Gazetesi, 05. 04. 2014; “Tarihi kapıdaki tuğra, 81 yıl sonra gün yüzüne çıktı” Milli Gazete, 09. 04. 2014; “İstanbul Üniversitesi’nde tarihi ‘tuğra’ yeniden göründü” Türkiye Gazetesi, 10. 04. 2014; “Gitti TC, geldi Osmanlı tuğrası” Sözcü, 09. 04. 2014; “TC gitti, tuğra göründü” Sabah, 10. 04. 2014; “İstanbul Üniversitesi’nin kapısına ‘TC’ yerine tuğra”, Hürriyet Gazetesi, 10. 04. 2014; Konu ile ilgili basında çıkan iki makale de şöyledir: Beşir Ayvazoğlu, “Saklı Tuğra”, Zaman Gazetesi, 05. 03. 2009; M. Şevket Eygi, “Beyaz Türkler ve Padişah Tuğrası”, Milli Gazete, 18. 04. 2014. ↩︎
- Aslında, kitâbelerin üzerinin ilk açılmaya başlandığı 1949 yılında da bu hareket bir memnuniyete sebep olmuştur. Bu memnuniyeti, Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde belirtmiştir. Bkz. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikası, İstanbul, Sözler Yayınevi, 2005, s. 248; a. mlf., Şuâlar, İstanbul, Sözler Yayınevi, 2004, s. 388; Türkiye Cumhuriyeti’nin II. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’de hatıralarında konu ile ilgili şunları yazmıştır: “İnkılâp tufeylisi, yalnız 25 seneyi gören daracık kafasıyla eski harften korkuyor. Onu bir aralık âbidelerimizin üzerini kazırken gördük. Derhal aklın müdahalesi her çareye baş vurarak günün kuvvetlerine yaranmak istiyen adamı, ağır ve hatalı işinde durdurdu. Eski harften korkmuyoruz. Devletin bütün evrak hazineleri bu harflerle doludur. Bütün mimarî yadigârları üzerinde o harfler var. Cedlerin mezar taşlarında aynı harfleri okuyoruz. Edebî servetlerimizi teşkil eden kitaplar ve bütün tarihimiz o harflerle yazılı. Nihayet İstanbul Üniversitesinin methalindeki kemerler üstünde eski harflerin temizlendiğini, eşsiz güzelliği ile yaldızlanarak meydana çıktığını gördük. İnkılâp tufeylisi onda da bir irtica mı görüyor? Üniversitelerarası bir içtimada İstanbul’daki Üniversitemizin Rektörü, başında bulunduğu müessesenin tarihini Sultan Fatih devrine kadar uzattı. Bu yalnız tarihe hürmet ve ilimde namus meselesidir. Yeni harflerimizin elbet Türk dilinin ihtiyaçlarına evvelkilerden daha müsaittir. Elbet bu yeni alfabeyi muhafaza ve idame edeceğiz. Eski harf, bin senelik medeniyetimizin tarihine dahil aziz bir hatıradır.” Bkz. Mustafa Baydar, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve anıları, İstanbul, Menteş Yayınları, 1968, s. 67. ↩︎
BİBLİYOGRAFYA
ALTUN, Ara: “Bâb-ı Seraskerî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), IV, (İstanbul 1991), s./pp 364- 365.
ASLANAPA, Oktay: İstanbul Üniversitesi: Kuruluş, Tarihçe, Teşkilat ve Öğretim Üyeleri, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1983.
AYVAZOĞLU, Beşir: Üçüncü Tepede Hayat Beyazıt Meydanının Derin Tarihi. İstanbul, Kubbealtı Neşriyatı, 2012.
BAYDAR, Mustafa. Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, İstanbul, Menteş Kitabevi, 1968, 390 s.
BEDİÜZZAMAN, Said Nursi: Emirdağ Lâhikası, İstanbul, Sözler Yayınevi, 2005.
BEDİÜZZAMAN, Said Nursi: Şuâlar, İstanbul, Sözler Yayınevi, 2004.
DÜZDAĞ, M. Ertuğrul: Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar- 4, İstanbul, Kaynak Yayınları, 2014.
ERGİN, Osman: Muallim M. Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi, İstanbul, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü, 2005.
GÜNERGUN, Feza- KADIOĞLU, Sevtap: “İstanbul Üniversitesi’nin Yerleşim Tarihçesi Üzerine Notlar”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları Dergisi, 1, c. 8, sy. 1 (İstanbul 2006), s./pp. 135- 163.
HABİB: Hat ve Hattâtân, İstanbul, 1305.
İHSANOĞLU, Ekmeleddin. Darülfünun (I- II), İstanbul, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA), 2010.
İNAL, İbnülemin Mahmud Kemal: Son Hattatlar, İstanbul, Maarif Vekâleti, 1955.
KÖKER, Hüseyin Sıdkı: “Kadıasker Mustafa İzzet Efendi IV”, Selâmet, 10, (İstanbul 1963), s./pp. 12.
MERT, Talip: “Hattat Mehmed Şefik Bey”, Arşiv Dünyası,13 (İstanbul, Yaz 2012), s. 74- 85.
ÖZCAN, Abdülkadir: “Bâb-ı Seraskerî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), IV (İstanbul 1991), s. 364.
ÖNDEŞ, Osman: Vurun Osmanlı’ya Bir Medeniyet Nasıl Yok Edildi?, İstanbul, Timaş Yayınları, 2012.
PEKİN, Arzu Karamani: Hat’tan Harf’e Emin Barın. İstanbul, Boyut Yayıncılık, 2010.
TAŞCI, Abdullah: “Hocam Emin Barın”, Bir Yazı Sevdalısı Emin Barın, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2002, s. 22- 27.
TOPRAK, Nurcan: Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi ve Eserleri, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi) İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2004.
SERİN, Muhiddin: Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Sülüs ve Nesih Meşk Murakkaı, İstanbul, Kubbealtı Neşriyatı, 1996.
SERİN, Muhittin: “Hattat Emin Barın ve İstanbul Sanat Muhiti”, Akademik Araştırmalar Dergisi, 47- 48, c. II, (İstanbul 2010) s. 385- 392.
UMUR, Suha: Osmanlı Padişah Tuğraları. İstanbul, Cem Yayınevi, 2011.
ÜNVER, A. Süheyl: “Bir Zamanın Reisül Uleması Ardından”, Onar Armağanı. İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1977, s. 931- 937.
ÜNVER, A. Süheyl: Hattat Şefik Bey, İstanbul, 50 San’at Sever Serisi, 1956.
ÜNVER, A. Süheyl. “Bayezid Meydanı”, Süleymaniye Kütüphanesi Süheyl Ünver Arşivi, Defter No: 157.
YOLCU, Ergün, “Üniversiteye Bu Kapıdan Girilir”, İstanbul Üniversitesi Kültür ve Sanat Dergisi, sy. 3 (İstanbul 2010), s. 60- 69.DERMAN, M. Uğur, “İstanbul’un Osmanlı Devri Kitabeleri”, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi Voyvoda Caddesi Toplantısı 22 Şubat 2006. (Erişim 27 Eylül 2014: http://www.obarsiv.com/vct_0506_ugurderman.html)
